“Almanca die Entfremdung sözcüğü, bize yakın şeyin yabancıya dönüşmesine yol açan süreç. Göçülen ülkeye karşı Entfremdung çekilmez. Orada, tersinedir süreç: Yabancı olan yavaş yavaş, yakın ve önemli olur. Tanımadığımız bir kadını tavlamaya kalkışmamızda çarpıcı ve şaşırtıcı bir olağandışılık yoktur, ama bir zamanlar birlikte olduğumuz bir kadına asıldığımız zaman iş değişir. Yalnızca, uzun bir ayrılıktan sonra anayurda geri dönüş dünyanın ve varoluşun özdeksel özgünlüğünü ortaya çıkarabilir.”

Milan Kundera, Saptırılmış Vasiyetler, Can Yayınları, 2010, s.98.

 

Siyonist tarih kurgusu tarihsel toprak parçasından uzaklaştırılan Yahudilerin, 2000 yıllık bir sürgün sonrası topraklarına geri dönmeleri düşüncesi üzerine kuruludur. Binlerce yıllık sürgünün tarihidir bu; sürülen topraklarda yaşanan din değiştirmeye zorlamalar, pogromlar, soykırımlar Yahudileri tekrar tekrar göçe yönlendirir. Yerleşilen toprak parçası “yavaş yavaş yakın ve önemli olmaya” başladığında çeşitli sebeplerle tekrar göç süreci tekrarlanmıştır. En sonuncusunda 2000 yıl önce sürüldükleri topraklara bambaşka kimliklerle döndüler, dönmeye de devam ediyorlar.

2000 yıllık kültürel etkileşim süreci, 19. yüzyılın sonundan itibaren bambaşka kimliklerle ancak Yahudilik ortak paydasında, tarihsel toprak parçasına geri dönüşle birleşti. Onları burada bekleyen ise bir ulus devletin yurttaşlık kurgusuna dâhil olmaktı. Binlerce yıllık etkileşim sonrasında İsrail Devleti’nin yurttaşı ‘‘İsrailli’’ye dönüşüm başka bir yazının konusu olmakla birlikte, Yahudilerin göç tarihinin 2000 yıldan fazla olduğunu düşünmek mümkün müdür? Yahudilerin göçü yalnızca sürgünün tarihi mi yoksa sürgün öncesi bir göç tarihi de var mıdır?

Alaeddin Şenel İsrailoğullarının göçebe çoban aşiretleri olduğunu, onları diğer göçebe çoban aşiretlerden ayıranın ise göçebe olarak yaşamaya devam etmelerine rağmen yerleşik uygarlıklarla temas etmeleri olduğunu düşünür. Ur, Harran ve sonrasında Mısır İsrailoğullarının “uygarlık aşısını” aldıkları yerlerdir. Şenel’in İbn Haldun’un Mukkaddimesi’nde yer alan “Bedevi-Hadari” ayrımına göre bütün yerleşik toplumların temelinde göçebelik vardır. Ancak göçebeliğin kendine özgü nitelikleri yerleşiklikten sonra değişir ve yerleşik göçebelikten başka bir gerçeklik üretir. Yerleşikliğin sonu ise yok olmaktır. Yahudilere gelince, onlar yerleşiklik sonrası göçebeliğe geri dönüş yaparlar. Ancak bu, yerleşiklerin özelliklerini kendine uyarlamış bir dönüştür.

İbraniler etnik köken bakımından İbrahim peygambere, İbrahim’in oğlu İshak ve İshak’ın oğlu Yakup ki tanrı tarafından kendisine verilen ismiyle İsrael’e dayandırılmaktadır. Dini açıdan ise Yakup’un on iki oğlundan oluşan İsrailoğullarının Musa tarafından Mısır’dan çıkarılmalarına ve tanrının emirlerinin kendilerine ulaştırılmasına dayandırılır. İbraniler, Tanrının İbrahim’in aşiretine Kenan topraklarını vaat etmesiyle M.Ö. 1900 dolaylarında Sümer’in Ur kentinden çıkarak göç yollarına düşerler. Antropolojik açıdan bakıldığında göçün nedeni bu dönemde gerçekleşen çevresel ve iklimsel koşulların zorlaması gibi görünür. Göçün ilk durağı yine bir Sümer kenti olan Harran’dır ve oradan Kenan topraklarına geçerler. Tanrının vaat ettiği topraklara ulaştıktan sonra M.Ö. 1700 dolaylarında tekrar göç ederek Mısır’a yerleşirler. Vaat edilen topraklara ulaştıktan sonra İsrailoğullarının burayı terk edip Mısır’a göç etmeleri o dönemde ortaya çıkan kuraklıkla açıklanabilir.

Mısır’dan çıkışın, yani göçmenliğe geri dönüşün önemli bir farklılığı ise kırk yıllık bir duraklamayı içermesidir. Bu duraklamanın nedeninin Mısır’da alınan uygarlık aşısı olduğu düşünülebilir. Bu noktada Emmanuel Levinas ve Elias Cannetti’nin çölde geçen kırk yıl hakkındaki düşüncelerine bakmakta fayda var. Levinas, çölde geçen kırk yılı bir iç hesaplaşma olarak yorumlar ve bu süre zarfını Yahudilerin hem tek tanrı düşüncesiyle hem de etnik bütünlüğün oluşturulabilmesiyle sınavları olarak değerlendirir. Tanrı Yahudilere Kenan’ı vaat etmiştir ancak Yahudilerin Kenan’da bulunan yerleşik ya da Hadari toplumla mücadele edebilecek toplumsal organizasyon ve birlikteliğe sahip olup olmadıkları sorusu çölde geçen kırk yıllık beklemenin sonucunda cevaplanabilmiştir. Çölde bekleyiş sırasında “Kâşiflerin” Kenan ülkesine gönderilmeleri ve buradaki yerleşik toplum hakkında bilgi toplamaları sonucunda Kenan’ın ele geçirilmesinin zor olduğu Kâşifler tarafından bildirilmiş ve “Tanrının vaadini gerçekleştiremeyeceği” düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bu durumun doğal sonucu, tek tanrı düşüncesinin sarsılması ve paganizme geri dönüş yolunun açılmasıdır. Dolayısıyla çölde geçen kırk yıl aslında dini ve etnik örgütlenmenin yeniden kurgulandığı bir süreç olarak düşünülebilir. Levinas, “vaat edilmiş mi yoksa izin verilmiş topraklar mı?” diye sorar. Levinas’ın belirttiği “izin verilme” tanrıyla ilişkili değil Yahudilerin kendi içlerindeki toplumsal örgütlenmeyle ilgilidir; Yahudilere bu izni verecek olan tanrı değil kendileridir. Cannetti ise kırk yıllık beklemeyi Yahudilerin “yavaş kitleye” dönüşüm süreci olarak değerlendirir. Amaçları vaat edilen topraklara ulaşmak olan Yahudiler ancak bu eylemi gerçekleştirebilmeleri yani bu amaca sadık kalabilmeleri koşuluyla kitle olarak var olmaya devam edebileceklerdir. Cannetti’ye göre Yahudiler bu sürede dağılmayıp Kenan’a varabildikleri için günümüze ulaşabilmişlerdir.

M.Ö. 13. yüzyılda Kenan’a yerleşilmesi ile M.Ö. 586’ta Kudüs’ün Babil Kralı Nebukadnezar tarafından işgal edilmesine kadar geçen süreç göçebelikten yerleşikliğe geçiş, başka bir ifadeyle Hadarileşme süreci olarak görülebilir. Yerleşik bir ekonomik ve ticari sistemin tesis edilmesi, düzenli ordunun kurulması Hadarileşmenin göstergelerindendir. Kenan’ın coğrafi konumu itibariyle deniz kenarında olması Akdeniz sahil yolu aracılığıyla Avrupa ve Afrika’yla ilişki kurulmasını beraberinde getirirken diğer taraftan Baharat yolu rotasıyla ticari ilişki ağlarını Çin’e kadar ulaştırılmasına imkân sağlamıştır. İlk Tapınak dönemi olarak adlandırılan bu dönem, Babillilerin Kudüs’ü işgaliyle sona ermiş ve Yahudiler için sürgün dönemi başlamış, başka bir ifadeyle “Altın Çağ” sona ermiştir. Bu zorunlu göç evresi, Yahudi kültüründeki önemli değişimleri de beraberinde getirmiştir.

İlk diaspora tecrübesi olarak Babil sürgünlüğü, Yahudiliğin dinsel olarak sistematikleşmesine zemin hazırlarken Sürgündeki Dini Lider olarak adlandırılan bir makamın ortaya çıkışına da vesile olmuştur. Toplumsal, siyasal ve yargısal yetkilerin dini bir liderde toplandığı bu makam, İbn Haldun’un ayrımı bağlamında birçok yetkinin tek bir makamda toplanması nedeniyle, tekrar Bedevileşmeye dönüşün bir göstergesidir. Bu durum aynı zamanda diasporada asimile olmadan hayatta kalabilmeyi mümkün kılmıştır. Babil’in Persler tarafından yıkılıp Yahudilerin tekrar Kudüs’e geri dönebilmelerinin yolunun açıldığı İkinci Tapınak dönemi ise Yahudiliğin “Altın Çağ”a referansla tekrar kurgulandığı bir dönem olmuştur. Zorunlu göç sonrası geri dönüş ve tarihsel toprak parçasının yeniden sahiplenilmesi dinsel reformlarla bu sahipliğin kurumsallaşmasının yollarını açacak dönüşümleri beraberinde getirmiştir. Karma evliliklerin dinsel olarak yasaklanması, Şabat’ın kutsal dinlenme günü ilan edilmesi gibi düzenlemeler öncelikle kendilerini yani “biz”i tanımlamayı beraberinde getirirken diğer taraftan “biz”in tarihsel toprak parçasından uzakta kalması halinde o toprak parçasıyla ilişkili olarak tanımlanmaya devam edilmesine yol açmıştır. Bu noktada sürgün edilmeler, “biz” duygusunu oluşturan değerler sistemiyle çatışılması ve bu sistemin zarar görmesi halinde ortaya çıkacak tanrısal bir cezalandırma olarak yorumlanmış; “biz” duygusunun korunması halinde ise geri dönüş yine tanrısal bir ödüllendirme olarak sistematikleşmiştir. Eski Ahit’te geçen Sürgündekilere Mektup bölümü sürgünde olunsa dahi inancı kaybetmeden, geri dönmek üzere yaşamaya devam etmeyi; Ahit inancı ise tanrının buyruklarından uzaklaşılması halinde sürgün cezasını ve ancak cezanın bitmesinin ardından eski topraklara geri dönülebileceği fikrini kurumsallaştırmıştır.

M.S. 135 yılında Roma İmparatorluğu’nun Kudüs’ü ele geçirmesi ve Yahudilerin Kudüs’e girişinin yasaklanmasının ardından Yahudiler, imparatorluğun farklı coğrafyalarına dağıtılmışlardır. Bu aynı zamanda İsrail Devleti’nin kuruluşunu temellendiren 2000 yıllık sürgün söyleminin de miladı/başlangıç noktasıdır. Bu sürgünlük sırasında Yahudilerin elinde kaybolmadan kalabilmenin iki önemli sistematik aracı bulunmuştur: İspanya’dan Çin’e kadar uzanan bir ticaret ağı ile “Altın Çağ” düşüncesi temelinde gelişmiş ve ceza bittiğinde geri dönülecek bir toprak parçasını merkezine yerleştirmiş bir değerler sistemi.

Ticaretin coğrafya bilgisini, farklı dillere hakimiyeti ve farklı kültürlerle iletişim-etkileşim sürecini gerektirmesi nedeniyle, Ortaçağ Yahudilerinin “Hıristiyan ve İslam Uygarlıkları arasında bir ekonomik gereklilik” olarak köprü görevi üstlenmeleri kaçınılmaz olmuştur. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılması, imparatorluğun hüküm sürdüğü coğrafyadaki ekonomik sistemin ortadan kalkmasına neden olmuş; Yahudilerin, Hıristiyan ve İslam uygarlıklarının dışında kalmaları ise onları, özellikle erken Ortaçağ’da vazgeçilmez bir konuma getirmiştir. Bu konum, Hıristiyan Avrupa’da 11. yüzyıla kadar yani 1.Haçlı Seferi’nin düzenlenmesine kadar geçen sürede Yahudilere ticaret sayesinde yaşam alanı yaratırken, Ortaçağ ekonomik sisteminin kurumsallaşması ve kilisenin güçlenmesinin ardından gelen kovulma fermanları bu yaşam alanını tehdit etmiştir. Yahudiler 13. yüzyıldan itibaren kovulma fermanlarıyla İngiltere, Fransa, Almanya, Polonya coğrafyalarından sürülmüşler ve/veya din değiştirmeye zorlanmışlardır. Yahudilerin zorunlu göçler sayesinde kurdukları ticaret ağları ve bu sayede elde ettikleri güç, feodal üretim tarzının gelişmesiyle birlikte kapalı kent ekonomisine yönelik bir tehdide dönüşmüştür. Bunun sonucunda İngiltere’de 1290, Fransa’da 1306 ve Almanya’da 1348’de kovulma fermanlarının çıkarılması ile Yahudiler tekrar göçe mecbur edilmiştir.

Ticari güçleri sayesinde saraya girdikleri, krallara borç verebildikleri, Hıristiyan ve İslam uygarlıkları arasındaki mücadelede yer almadıkları Ortaçağ İspanyası, Yahudiler için hem göç edilen hem de 15. yüzyıla kadar kök salınabilen bir coğrafya olması itibariyle bir istisna teşkil etmiş ve Yahudi tarihine diasporanın “Altın Çağı” olarak geçmiştir. Ancak 13. yüzyılda Reconquista dönemiyle birlikte Yahudilerin sürülme süreci burada da başlamıştır.

16. yüzyıla gelindiğinde İspanya Yahudilerinin Osmanlı Devleti’ne göç ettikleri, Avrupa’da kalan Yahudilerin ise kentlerin dışına çekildikleri ve dışarıdan bakıldığında Yahudi olduklarını gösterecek sembolleri kıyafetlerinde taşımalarının zorunlu olduğu bir manzarayla karşılaşırız. Diğer taraftan Hannah Arendt’in tanımlamasıyla Hofjuden yani Ayrıcalıklı Yahudiler, ekonomik güçleri sayesinde gettolardan çıkarak siyasi otorite ile gettolar arasında aracı görevi üstlenmiş ve siyasal otoritenin borç alabildiği bir konuma sahip olabilmişlerdir. Benzer bir durum Osmanlı Yahudileri için de geçerlidir. Millet sistemi dolayısıyla Avrupa ile karşılaştırıldığında daha rahat bir yaşam süren Yahudiler, yine ekonomik güçleri, birçok dili konuşabilmeleri gibi becerileri sayesinde Osmanlı bürokrasisine din değiştirmeden dahil olabilmişlerdir. Karlofça Anlaşmasını imzalayan Osmanlı delegasyonundaki Doktor Israel Konegliano, bu örneklerden yalnızca biridir.

Sonuç olarak modernite öncesi Yahudilerin göç tarihi; Yahudiliğin kurumsallaşmasını, tarihsel bir toprak parçası ve bu toprak parçası üzerinde yaşanan Altın Çağın kolektif hafızaya eklenmesini içerir. Göç edilen ve/veya sürgün olunan topraklarda yaşam, kolektif hafızada yer alan tarihsel toprak parçası imgesinin yaşatıldığı ve tecrübe edilen her zorlu koşulun bir kefaret olarak algılanıp tarihsel toprak parçasıyla kurulan ilişkinin yeniden üretildiği bir süreç olmuştur.