*Bu yazıyı Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü akademisyenlerinden Doç. Dr. Didem Danış’ın geçtiğimiz gün kaleme aldığı “Türkiye’de Göç Çalışmalarına Bakış” başlıklı yazısında başlattığı kıymetli tartışmayı sürdürebilmek amacıyla yazmak istedim.

 

2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaşın ardından Türkiye’nin karşılaştığı yoğun göç dalgası, ülkedeki sosyal bilimler akademisyenlerinin bu alana duyduğu ilgiyi görünür şekilde artırdı. Gerçekten de siyaset biliminden sosyolojiye, antropolojiden uluslararası ilişkilere pek çok disiplinden akademisyenin göç üzerine çalıştığını, alana ilişkin yeni birçok araştırma kuruluşunun ortaya çıktığını ve akademik yayınlarda bir süreklilik ortaya çıktığını görmekteyiz. Bu niceliksel yoğunluğun nitelik anlamında ne derece doyurucu bir hale geldiği ise elbette tartışmalı.

 

Operasyonel Güçlükler

Öncelikle mülteciler alanında akademik çalışma yapmanın operasyonel anlamda hiç de kolay olmadığını baştan kabullenmekte fayda var. Sahadaki gerçeklikler sürekli değişiyor. Meseleyi doğru ve nitelikli bir şekilde ele almak için hem hedef grup, hem karar alıcılar, hem de insani yardım faaliyetinde bulunan icracılarla sürekli iletişimde olmak bir zorunluluk. Bir göç araştırmacısının ayağını sahadan çektiği ve günceli takip etmeyi bıraktığı an, çalıştığı konu üzerinde hâkimiyetini yitirmesi de kaçınılmaz bir hal alıyor.

Özellikle de Türkiye’deki göç sorununu ele almak bu anlamda daha da zorlayıcı bir hale geliyor. En basitinden, henüz toplam sığınmacı sayısının ne kadar olduğu konusunda dahi sağlıklı bir veri elimizde bulunmuyor. İkincisi, dil farklılığından ötürü sığınmacılarla araştırmacıların iletişimi sağlıklı kurulamıyor. Üçüncüsü, meseleyi sevk ve idare etmekle yetkilendirilen ve 2013 yılında kurulan Göç İdaresi Kurumu, oldukça yeni bir kamu kuruluşu olması nedeniyle araştırmacıların işini kolaylaştıracak bilgi aktarımını sağlama beceresinden şimdilik uzak görünüyor. Sığınmacı krizine yönelik faaliyette bulunan uluslararası kurum ve kuruluşların çeşitliliği ve hareketliliği de bir diğer zorluk olarak karşımıza çıkıyor. Farklı farklı Birleşmiş Milletler kurumları, Avrupa Birliği, uluslararası STK’lar, yerel STK’lar ve yabancı hükümet kuruluşları; oldukça karmaşık ve çok yönlü bir şekilde meseleye müdahil olmaktalar. Bu çok yönlülüğün siyasi, ekonomik ve toplumsal boyutlarını tespit ve takip etmek araştırmacıları epey zorluyor.

 

İki Temel Durum

Bu yazıda tartışmak istediğim asıl mesele ise farklı. Zira tüm bu güçlüklere rağmen ülkede araştırmalarını gayretli bir şekilde yürüten akademisyenler mevcut. Hemen her gün sığınmacı krizinin farklı bir boyutuna ilişkin taze veri akışı sağlayan kıymetli ampirik çalışmalarla karşılaşıyoruz. Eleştirel yaklaşımlardan beslenen ve Uluslararası İlişkiler kökenli bir araştırmacı olarak bu çalışma ve çabaların iki temel karakteristiği olduğunu düşünüyorum:

Durum 1:

Türkiye’deki sığınmacı sorununa ilişkin çalışmaların ezici bir çoğunluğu, sorun veya kriz olarak görülen topluluk ve vakaları araştırma konusu yapıyor. Ancak bu sorun veya krize çözüm getirmek üzere meselenin sevk, idare ve yönetim eksenindeki çok uluslu paydaşların dinamikleri konusu çok az çalışılıyor. Diğer bir deyişle, insani yardım faaliyetinde bulunmak üzere Türkiye’de bulunan kuruluşların bu faaliyetleri sürdürme ve mevcudiyetlerini daim kılma imkânlarını, motivasyonlarını, organizasyonlarını ve performanslarını derinlemesine tartışma eğilimi oldukça düşük bir seyir izliyor.

Fırsat 1:

Hâlbuki sığınmacı sorununa ilişkin nasıl bir küresel yönetişim mimarisinin oluştuğunu ve o mimarinin Türkiye’deki izdüşümünü etüt etmek ihmal edilmemesi gereken çok önemli bir araştırma konusu. Bu husus; özellikle de neoliberalizm, eşitsizlik, yoksulluk, bağımlılık, yönetici elit hükümranlığı, Batı-merkezcilik ve Küresel Kuzey-Küresel Güney ayrışması gibi çalışma alanlarını tekrar düşünebilmeyi ve hatta tekrar kavramsallaştırabilmeyi vadediyor. Böylelikle Marksizm, post-modernizm, post-yapısalcılık, post-kolonyalizm ve eleştirel realizm gibi pek çok eleştirel kuramın/yaklaşımın araştırma menziline muazzam malzemeler sunuyor. Bu da Türkiye’deki eleştirel sosyal bilim akımının evrensel ölçülerde serpilebilmesi için olanak sağlıyor.

Durum 2:

İkincisi ve çok daha önemlisi ise Türkiye’deki göç çalışmalarının büyük ölçüde betimsel (descriptive) olmakla yetinmeleridir. Sosyal bilimler alanında evrensel bir kimlik edinebilmenin şartı, belirli ontolojileri betimlemenin ötesine geçip, edinilen veri ve bulgular ışığında sosyal süreçleri tutarlı bir kuramsal çerçeve içinde tartışmaktan ve kavramsallaştırmaktan geçiyor. Ne var ki bugüne değin süren çabaların böyle bir amaç etrafında sistematikleştiğini söylememiz çok gerçekçi olmayacaktır. Araştırmacıların çoğunlukla kendilerine belirli bir araştırma konusu seçip o alandaki mevcut durumu veya vakayı ortaya koyan betimsel yayınlar yaptıklarını, o durumun veya vakanın altında yatan tarihsel, materyal ve sosyolojik katmanları ise sorunsallaştırmadıklarını görmekteyiz. Hâlbuki bu kriz, her şeyden önce pek çok küresel sürecin ve paradigmanın yaşadığımız zaman dilimindeki ve coğrafyadaki bir uğrak noktası olması hasebiyle evrensel bir akademik değer taşıyor.

Fırsat 2:

Hem yukarıda tarif etmeye çalıştığım betimselliğin ötesine geçmek, hem de ampirik-yoğun bir alan olan göç meselesi üzerine çalışmak ciddi müşterek işbirliklerini gerektiriyor. Dolayısıyla, akademisyenlerin sığınmacı krizine yönelirken bunu kapsamlı projeler etrafında işbirlikleri yaparak ortaya koyması büyük önem taşıyor. Fakat bu ortaklıkların kişisel tanışıklık ve maddi ikbal gibi saiklerle değil, akademik hassasiyetlerle tesis edilmesi gerekiyor. Akademik işbirliklerinin aynı zamanda konu bazında değil, kuram bazında oluşturulması da yerleşik ve kimlikli bir araştırma geleneğinin filizlenmesi için gerekli görünüyor. Aksi takdirde her bir araştırmacının sığınmacıların eğitim, sağlık, istihdam vb. gibi bir sorununu bir yerinden çekiştirdiği; ampirik saha verilerinin serseri mayın gibi ortalarda dolaştığı bir peyzaj ortaya çıkacaktır.

 

Son Söz

Türkiye’deki sığınmacı krizi üzerine yapılan nitelikli akademik çalışmalar, sadece akademinin kendisi için değil, bu krizi hayatlarının her saniyesinde bizzat yaşayan, evinden uzak milyonlarca masum insan için de büyük önem taşıyor. Bazen doğru, bazen yanlış, çoğu kez de yalan veri ve argümanlarla sığınmacıların varlığının sevgisizce sorgulandığı, en temel ihtiyaçlarını gidermelerinin dahi çok görüldüğü bir ortamda meseleyi hakikat ve vicdan ekseninde ele almanın boynumuzun borcu olduğunu unutmamamız gerekiyor.