Kapitalizmin kendisiyle övünürken belki de en çok kullandığı kavramlardan biri inovasyondur. Bu konuya kısmen hak vermek de mümkün. Dünyanın her köşesinde, en olmadık ortamlarda kâr edecek ve insanları kendisi için üretmeye ve tüketmeye yöneltecek yaratıcı işlere imza atmakta. Bunun bir örneğini de son yılların moda deyimi olan “mülteci krizi”nde görmek mümkün.

Milyonlarca mültecinin ülkelerindeki iç savaşlardan, çatışmalardan, doğal felaketlerden ve yoksulluktan dolayı yer değiştirmesi ve evlerine yıllarca dönmelerinin mümkün olmaması mültecilerle ilgili çalışmalar yapan kesimlerin üzerinde durduğu konulardan biri. Günümüzde mülteci hareketliliğini “kriz” olarak tanımlayan olgu, öncesinde olduğu gibi çatışmaların kısa sürelerde bitmemesi, uzun yıllar sürüyor olması. Ayrıca genellikle ülkesinden ayrılmak zorunda kalanların ilk sığındığı komşu ülkelerde de benzer sosyo-ekonomik yapısal sorunların olması nedeniyle insanlar yolculuklarını sürdürmekte ve gelişmiş kapitalist ülkelere gitmek için türlü tehlikeli yolculukları göze almakta. Bu nedenle kısa dönemli insani yardım odaklı oluşturulan kurumlar ve düzenlemeler güncel gerçekliğe cevap olmakta zorlanmakta ve aynı zamanda gelişmiş kapitalist ülkeler kendilerine yönelik göç dalgasını engellemek ve sınırlandırmak istemekteler. Bu durum milyonlarca mülteci ile nasıl muhatap olunacağı sorusunu gündeme getirmektedir.

Bu konuda en klişe yaklaşım insani yardım ile kalkınmacı yaklaşımın birlikte ele alınmasıdır. Bu yaklaşım uzun vadeli bir çözüm önermektedir. Buna göre mülteciler uzun yıllar evlerine dönemediklerine göre onlara sürekli yardımda bulunmak gerçekçi değildir. İnsanlar daha iyi yaşam umuduyla tehlikeli yollara düştüklerinde ise kitlesel ölümlerle karşılaşmaktalar. Ancak insanların temel talepleri bellidir. İş bulmak, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçlara ve hizmetlere ulaşmaktır. Bu imkanları ise ilk sığınılan komşu ülkeler yerine getirememektedir, çünkü bu ülkeler de yoksuldur, siyasi yönetimleri ise güvenilmezdir. Bu durumda önerilen ve halihazırda Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların uyguladığı ana akım yaklaşım mültecilerin ilk sığındığı ülkelerde onlara istihdam imkanı sunmaktır.

Şayet mülteciler çalışırlarsa hayatları hakkında söz sahibi olabilirler ve hem sığındıkları ilk ülkede kalırlar hem de yardıma ihtiyaç duymazlar. Ancak bu da kolay değildir, çünkü bu ülkelerde de işsizlik yüksektir ve yerliler iş bulamazken mültecinin iş bulması yeni sorunlara yol açacaktır. Bu duruma karşı önerilen ise Batılı “zengin” devletlerin ve “küresel şirketlerin” mültecileri ve yerli toplumları desteklemek için bu ülkelere yatırım yapması, ticari teşvikler sunması ve mültecilerin istihdam edildiği işletmelerdeki ürünlere ticari açıdan öncelik, ayrıcalık tanınmasıdır.

Bu yaklaşımın en yoğun uygulandığı ülke Ürdün’dür. Devletler, BM kuruluşları, “insani yardım dernekleri” gibi onlarca kuruluş bu çalışmaları desteklemek ve gözlemlemek için Ürdün’de konumlanmış ve büyük paralar bu küçük ülkeye akmaya başlamıştır. Çölün ortasında kurulan tekstil fabrikalarında Suriyeli mültecilerin çalışması planlanmıştır. Bir kuruluş kamplardan fabrikalara servis masraflarını üstlenmiş, diğeri çalışma izni harcını ödemiş, devlet vergilerde indirim yapmış ve hazır giyim markaları Ürdün’den ürün tedarik etmeyi kabul etmiştir. Bu fabrikalarda Güney Asya’dan gelen işçilerin yoğunlukta olduğunu ve mültecilerin onlarla birlikte çalışacağını da belirtmekte fayda var. Her şey planlanan gibi gerçekleşti. İşveren için hiçbir masraf yok, sadece net ücreti ödeyecek, mülteci için de hazır iş yaratıldı. Ancak son 3 yıldır uygulanan bu plan beklediği karşılığı almadı. Suriyeli mülteciler kendilerine sunulan “bu hizmetle” pek alakadar olmadılar. İşverenler işçi bulamadılar. Ticari teşvik veren, ürün almayı kabul eden firmalar boşa çıktı.

Aslında bunun sebebini anlamak zor değil. Kimse çölün ortasında, kimsenin olmadığı bir ortama gidip tüm gün 3 kuruş ücrete çalışmaya razı olmadı. Şehir merkezinde, daha farklı işleri, sektörleri tercih ettiler. Bu durum tabii ki işverenlerin tepkisiyle karşılaştı. Türkiye’de yüz binlerce mülteci kayıtdışı şartlarda, zor koşullarda çalışırken Ürdün’dekiler “tembel” çıkmıştı. Daha derin teoriler de tabii sunuldu uluslararası etkinliklerde, örneğin, Kuzey Suriye’de, Halep’te sanayi vardı, güneydekiler hem cahil hem köylüydü. Oysaki çölün ortasında sadece Güney Asya’dan pasaportlarına el konularak getirilen ve kölelik şartları sunulan işçiler çalışıyordu.

Bir diğer örnek ülke ise Uganda, ancak burada özgün bir durum göz ardı ediliyordu. Uganda’ya gelen mültecilere devlet toprak ve çalışma izni veriyor; üreten, çalışan mülteciler hem topluma adapte oluyor, hem de ekonomiyi canlandırıyorlardı. Ancak Uganda’da mültecilere verilecek toprak imkanı ve işgücü ihtiyacı vardı ve bu sadece Kuzey Uganda için geçerliydi, güneydeki mültecilere bu imkanlar sunulamamıştı.

Bu konuda iki başlığa değinmekte fayda var. İlki mülteciler uzun yıllar geri dönemiyorsa, bunun en temel sebebi emperyalist ülkelerin ve bölgesel güçlerin yerel çatışma ve iç savaşlarda saf tutarak birbirleriyle mücadele etmesi, çatışan tarafları silahla, parayla desteklemesidir. Bu durumda iç savaşlar uzun yıllar sürebilmekte, şehirler yerle bir olmaktadır. Aslında örneğin İngiltere’nin Yemen’de koleraya çözüm olmak için yardımda bulunmak yerine Suudi Arabistan’a silah satmaması Yemen halkı için daha iyi bir tercihtir, ancak insani yardım sektörü de bu paylaşım mücadelesinin bir parçasını oluşturuyor, bu tür öneriler bu nedenle pek dile getirilmiyor.

İkinci konu da mülteciler çalışmak, para kazanmak için ülkelerini terk etmediler. Özgünlükleri, yaşadıkları travmalar vb. göz ardı edilmemelidir. İnsanları mülteci konumuna getiren saldırganlık politikalarını izleyen devletlerin ardından bu ülkelerin şirketlerinin ülkesinden ayrılan insanları tedarik zincirlerinde ucuz işçi haline getirmesi de söz konusu saldırganlıktan kaçınmanın ne kadar zor olduğunun bir kanıtıdır. Dolayısıyla ülkeler bombalanmakta, iç savaşlar tetiklenmekte, küresel paylaşım mücadelesi sürmekte ve bunun sonucunda memleketlerinden ayrılmak zorunda kalanlar da ucuz işgücü olarak küresel kapitalizmin tedarik zincirine dahil olmaktadır.

Ancak Ürdün ve Türkiye örnekleri kağıt üzerinde veya Cenevre’de, Londra’da, Brüksel’de “güzel” görünen bu yaklaşımların gerçek yaşamda beklendiği sonuçları vermediğini de göstermektedir.