2015’te Avrupa’ya göç eden 1 milyon mültecinin ardından, Avrupa Birliği (AB) politika yapıcıları, Türkiye-AB arasındaki Geri Kabul Anlaşması’nın büyük bir başarı olduğunu savunuyor. Türkiye, Yunanistan ve Almanya‘dan uzmanlar ise anlaşmanın mülteciler ve Avrupa üzerindeki etkisini tartışıyor.

 

Free University of Berlin’de Araştırmacı Marie Walter’a göre,

Türkiye-AB arasındaki anlaşmanın en çarpıcı özelliği, AB’nin dış göç politikasının devamı niteliğinde sonuçlanmış olmasıdır: sınır kontrolü karşılığında verilen nakit.Yunanistan’ın sığınmacıları Türkiye’den geldikleri oranda birebir iade edecekleri takasın uygulanamayacağını belirten Walter, binlerce insanın Yunan adalarına tıkılmasının Balkan Rotası’nın kapanmasıyla birlikte AB’ye geçiş konusunda caydırıcı olduğunu vurguladı. Walter ayrıca, anlaşmanın en önemli kısmının yarısı acil durumlar, diğer yarısı da uzun vadeli projeler için kullanılacak olan 3 milyar euro olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği üyelik müzakereleri, vize serbesti ve gümrük birliği gibi anlaşmanın diğer unsurları, Türkiye’nin otoriter bir rejime yönelmesiyle birlikte beklemeye alındı.  AB’nin anlaşmayı feshetmesi zor görünse de,  Türkiye-AB ortaklığı büyük gerilim altında. Walter, ileriye dönük olarak anlaşmayla ilgili AB’nin üç önceliğinin üzerinde durdu: “Türkiye’deki ve bölgedeki mültecilere daha kapsamlı yardım ulaştırırken, aynı zamanda bu yardımların geçiş ülkeleri tarafından kötü kullanılmadığına emin olmak, Türkiye’deki muhalefetin bastırılmasına karşı diplomatik baskı uygulamak ve Türkiye’nin Suriye’deki barış sürecine katılımını sağlamak için bölgesel işbirliğine girmek.”

 

Pompeu Fabra Üniversitesi’nde Doktora Adayı Sevda Tunaboylu ise anlaşma imzalandığından itibaren 2,164 kişinin Yunan adalarından Türkiye’ye iade edildiğini belirtti. Gönüllü geri dönüş formunu imzaladıktan sonra Türkiye’ye dönebilen Suriyeliler için ‘gönüllü’ geri dönüş oldukça sorunlu; çünkü birçoğu bu formu Türkiye’ye gitmek istedikleri için değil keyfi gözaltı, şiddet ve Yunan adalarından sınır dışı edilme riskinden dolayı imzalamakta.

Türkiye’ye geri dönmek isteyen Suriyeliler, kâğıt üzerinde geçici koruma statüsü için başvurabiliyor fakat Tunaboylu’ya göre bu basit bir süreç değil. Koruma elde edebilmek için çeşitli girişimlerde bulunmalarına rağmen, reddedilen birçok Suriyeli’nin bu statü olmaksızın temel hak ve hizmetlere erişimleri yok. Bu nedenle, birçok aile kendilerini bekleyen zor koşullara rağmen Suriye’ye dönmek zorunda kalıyor. Suriyeli olmayanlar için durum daha da kötü… Eğer sığınma başvurusu yapmazlarsa, başvurularını geri çekerlerse veya başvuruları reddedilirse kendi ülkelerine geri gönderilmek üzere gözaltına alınıyorlar. Tunaboylu ayrıca, geri gönderme merkezlerinde herhangi bir yasal yardıma veya iltica işlemine erişimleri bulunmayan tutuklular, görevliler tarafından yanlış bilgilendirildiklerini ve ülkelerine gönüllü geri dönmeleri konusunda baskı altında olduklarını belirtiyor.

Eylül 2017 tarihine kadar, Yunanistan’dan başvuran Suriyeli olmayan mültecilerin yalnızca yüzde 5’i Türkiye’ye sığınma başvurusunda bulunabildi ve yalnızca 2 kişi mülteci statüsü alabildi. Göçmenlerin yaklaşık 3’te 2’si ise menşe ülkelerine geri gönderildi.

Geri gönderme merkezlerinde ise gözetim altında tutulanlar mahremiyet, güvenlik, iletişim, gıda ve sağlık hizmetlerinin eksikliğinden şikayetçi. Hem Türk hem de Yunan hükümetlerinin adil ve eşit bir iltica prosedürü sağlayamadığı ve gözetim altındakilerin geri göndermeme hakkını koruyamadığı görülüyor. Tunaboylu’ya göre Türkiye’ye sınır dışı edilenler için sığınma hakkını garanti altına almak, Avrupa’nın sorumluluğunda olmalı.

 

Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu (FIDH) Başkanı Dimitris Christopoulos, 1951’den beri hukuk öğrencilerine öğretilen mülteci tanımının Türkiye-AB anlaşmasından 2 yıl sonra yeni bir anlama ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Uygulamada, eziyet gören kişi yandaki bir ülkeye kaçmayı başardığında, mülteci statüsünü kaybediyor.

Christopoulos, Türkiye-AB anlaşması devam ettiği takdirde, Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Sözleşme’nin asıl amacından uzak boş bir mektuba döneceğini ifade etmekte. Göçün 1951’den bu yana değişmiş olması, Sözleşme’nin revize edilmesini gerektiriyor ve Avrupa’nın göç yönetiminde Türkiye’den destek alması iyi bir seçenek olarak görülüyor. Yaptıkları işi en yoksulu tutması? için yoksula yükümlülük vermek olarak belirten Christopoulos, aşırı sağı güçlendireceğinden dolayı Avrupa’nın daha fazla mülteci almaması gerektiğini söylemenin tam da aşırı sağın savunduğu düşünce olduğunu açıklıyor; ama en azından AB bürokrasisinden daha orijinal, inandırıcı ve hırslılar. İşte bu, Avrupa’nın yüzleştiği gerçek sorun, mülteciler değil.