Emrah Akbaş

Emrah Akbaş güler yüzü ve samimi üslubuyla öğrencilerinin çok sevdiği bir akademisyen.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji ’01 mezunu olan Emrah Akbaş yüksek lisansını ve doktorasını Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde tamamladı. Almanya’da Humboldt ve Georg August Göttingen üniversitelerinde misafir araştırmacı olarak bulunduktan sonra 2013’te Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümünde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı. 2013 senesinin yazında Sosyal Hizmet Bölümünden ayrılıp aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde görevlendirildi ve Sosyal Politika Anabilim Dalında çalışmaya başladı. Çalışmalarını, 2016 senesinin yazında başladığı Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde sürdürüyor.

Rukiye Şimşek Demir, hocamızla keyifli ve öğretici bir sohbet gerçekleştirdi.

 

Sosyal bilimlerin ortaya çıkışında en önemli olgulardan biri olan göç araştırmalarını akademik açıdan tanımlar mısınız?

Sosyal bilimlerin ortaya çıkışındaki en önemli olgu değil sadece, yani neredeyse sosyal bilimleri ortaya çıkaran itici güç göç olmuştur. Sosyal bilimleri sanayi devriminin ortaya çıkışı ile Fransız devriminin oluşturduğu yeni siyasal toplumsal ortamla daha çok ilişkilendiriyoruz. Ama sanayi devrimi demek sadece üretim araçlarının değişmesi demek değil. Üretim ilişkilerinin oluşturduğu yeni toplumsal yapı içerisinde artan yeni göç demek. Göç elbette her zaman var olan bir olguydu ama modern anlamda ilgilendiğimiz biçimiyle göç sanayi devriminin oluşturduğu inşa ettiği yeni toplumsal ilişkiler, yeni toplumsal yapı içindeki en önemli olgulardan birini teşkil ediyor.

Sanayi devrimi demek kentleşme demek, kentleşme demek göç demek evvela iç göç daha sonra uluslararası göç. Tabi göç sadece emekle veya üretimle açıklanabilecek bir olgu değil. Göçü daha eski tarihlere götürdüğümüz zaman daha çok zorunlu sebeplerle insanların göç ettiklerini görüyoruz. Savaşların yıkımların doğal afetlerin vs. insanları bir yerden bir yere hareket etmeye mecbur ettiğini görüyoruz. Ve işin doğrusu bugün bizim gördüğümüz biçimiyle milletler, uluslarda aslında farklı zamanlarda gerçekleşmiş göç hareketlerinin neticesinde ortaya çıkmış yapılar. Yani bu yönü ile biz bir ulusu bile tanımlarken göçü dışarıda bırakan bir tanımla yapamayız. Yani göç her zaman belirleyici bir olgu olmuş toplumsal ilişkilerde. Kadim kaynaklara, kutsal kitaplara baktığımız zaman da bunu görüyoruz; insanların bir yerden bir yere göçü farklı saiklerle gelişmekle birlikte daima gerçekleşmiş bir olgu. Hatta İslam kaynaklarına baktığımızda modernitenin algıladığı biçimiyle göç tasavvurunun dışında daha zenginleştirici iyileştirici bir imkan, göçün varlığından bereketli bir hareketlilik diye bahsedildiğini görüyoruz.

Emrah Akbaş
Akbaş: “Göçü bir imkan olarak zenginleştirici bir fırsat olarak görmek gerekiyor.”

İslam kaynaklarında ve tarihinde göçe böyle bakıldığını tahmin ediyorum. Daha bu sabah dikkatimi çeken bir ayet vardı, Haşr Suresi 9. Ayet: “ Onlardan önce yurt ve inanca sahip olanlar kendilerine göç edenleri severler. Ve verdiklerinden ötürü içlerinde bir burukluk duymazlar. Hatta kendileri ihtiyaç içinde bile olsalar onları kendilerinden önde tutarlar. Doğrusu nefislerinin bencilliğinden korunanlar kurtulanlardır”. Aslında bu ayet bize göç olgusuna nasıl bakmamız gerektiğini söylemiyor. Göçmenlerle, sığınmacılarla, mültecilerle birlikte yaşamın da aslında nasıl olmasına dair bir perspektif sunuyor. “Kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile kendilerinden önde tutarlar göçmenleri”  bu onları nefislerinin bencilliğinden korunmak anlamına gelir. Tam da ihtiyaç duyduğumuz bir perspektif. Şimdi biz göçmen uyumuyla alakalı ne gibi politikalar programlar geliştirmeliyiz gibi soruları sormadan evvel aslında nasıl bir insan inşa etmeliyiz sorusunu sormalıyız, değil mi?  Çünkü göç demek insan demek etkileşim demek, farklı kültürlerin bir arada yaşaması birbirini etkilemesi ve dönüştürmesi demek.

“Öyleyse bizim ihtiyaç duyduğumuz soru, nasıl bir insan sorusu”

Sizin sorunuza dönecek olursak akademik açıdan göçü nasıl tanımlarız benim gördüğüm kadarıyla göç daha çok güvenlik çerçevesinde ve bir sosyal sorun teşkil etmesi yönüyle ele alınan bir olgu. Bir yerden bir yere insanların göçü daha çok bir sorun çerçevesinde veya güvenliğe dönük bir tehdit olarak ele alınıyor. Hala dünyanın pek çok yerinde duvarlar örülüyor en son Meksika sınırını Amerika’nın örmesi gibi. Ben akademik açıdan göçün böyle tanımlanmasının sorunlu olduğunu düşünüyorum. Eğer göçü sorun odaklı tanımlarsak bu uyumu, entegrasyonu da sorun odaklı görmemizi beraberinde getiriyor. Halbuki uyum, entegrasyon, adaptasyon gibi süreçler sorun odaklı değil daha çok çözüm odaklı ele alınması; insanların bir arada yaşama imkanını oluşturmak bakımından bir referans teşkil etmesi yönü ile ele alınması gereken bir mesele. Bu yönü ile göç elbette farklı nedenlerle insanların bir yerden bir yere hareket etmesi… Bu ulus devletler içerisinde de gerçekleşebilir ötesinde de. Zaten ulus aşırı bir toplumsal hareketlilikten bahsediyor isek sadece iki ülke arasındaki bir hareketlilikten de bahsetmiyoruz. Yani küreselleşmenin etkisiyle beraber göç aslında en az iki ülkeyi ilgilendiren bir hareketlilik haline geliyor.

Göçü biz aslında akademik açıdan şöyle tanımlamalıyız: İnsanların bir yerden bir yere farklı saiklerle hareket etmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni toplumsal ilişkiler, yeni toplumsal örüntüler, yeni siyasal ilişkiler, iktisadi ilişkiler ve kültürel etkileşim bağlamında bir tanımlama yapmalıyız. Yani göç sonuçları itibarıyla akademinin ilgisini çekmesi gereken bir olgu. Biz göçün hala 1880’lerden bu yana göçün nedenlerine odaklanıyoruz. Halbuki göç toplumları dönüştürücü, başkalaştırıcı, insanı başkalaştırıcı bir etki yapar. Bu yönü ile aslında en çok da sosyolojinin ilgilenmesi gereken bir mesele. Politika düzleminde bakılan bir göç yerine toplumsal bağlamı ile ele alınması gereken bir göç konusundan söz etmeliyiz diye düşünüyorum.

 

Göçün en önemli unsurlarından olan insan-mekan insan-insan kimlik ve aidiyet ilişkisinde en önemli etken nedir?

Bu zor bir soru. İnsan-mekan ilişkisi sosyolojinin de felsefenin de çok uzun zamandır ilgisini çekmiş bir mesele. Fakat gördüğüm kadarıyla insan-mekan ilişkisi göçün etkisi ile birlikte daha ideolojik bir kapsamda ele alınıyor. Ben insan-mekan ilişkisinin ontolojik bağlamının daha önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan-mekan ilişkisine bakan sosyal bilimcilerden Harvey bunun bir ontolojik bir ilişki olmadığını, toplumsal bir ilişki olduğunu söyler. Lafebre de insanların mekanla etkileşerek onu bir uzama, bir alana dönüştürdüğünü yani yine toplumsallığın belirleyici olduğunu söyler.

Ben bu ilişkinin daha çok ontolojik bir ilişki olduğunu düşünüyorum. İnsan her ne kadar toplumsal bir inşa süreci içerisinde mekanla ilişki kursa da aslında son tahlilde aradığı şey anlamdır. Aradığı şey sizin sorunuzda olduğu gibi aidiyettir. Kimlik inşasıdır ama bu aidiyet fiziksel çevreye, fiziksel mekana değildir sadece. Sadece fiziksel çevreyle bir ilişkiden bahsetmiyoruz. İnsanın anlam arayışı itibarıyla tinsel bir çevreyle ilişkiden bahsediyoruz. Yani insanın mekanla kurduğu ilişkinin tinsel doğası daha belirleyici. Bu göç söz konusu olduğunda ne anlama gelir? Son dönem literatürüne baktığımız zaman şunu görürüz: Aslında insanlar göç ettikleri yerlerde köken ülkeyle de bağlarını muhafaza ederler. Ama vardıkları, yerleştikleri ülkeye de bir uyum süreci içerisine girerler. Bu onların kimlik oluşturma süreçlerinde belirleyici bir takım etkiler yapar.

Yani ulus aşırı bir toplumsal alanda en az iki ülkeyle bağlar muhafaza edilir. Fakat bu bağları salt maddi veya kültürel bağlar olarak görmek doğru değil. İnsanlar aslında göç ettikleri yerde mekanla ve insanla kurdukları ilişkilerde tinsel de bir alan inşa ederler. Bundan dolayıdır ki göçmenlerin oluşturdukları mekanlar veya gettolar aslında hiçbir yere benzemez. Ne köken ülkeye ne de hedef ülkeye, kendiliğinden bir süreç orada işler, kendiliğinden bir varoluş insan-mekan ilişkisini belirler. Bu kendine özgü pratikleri de vücuda getirir. Bugün özellikle Avrupa için konuşmak gerekirse, Avrupa’daki mekan tasavvurunu ve insan-mekan etkileşiminden doğan estetik alanları en fazla belirleyen faktör, en fazla belirleyen olgu göçtür. Yani bir göçmen etkisinden bahsetmemiz gerekir. Bunu pek çok sahada görebiliriz. Avrupa sinemasında, müziğinde görebiliriz bir göçmen dokunuşu vardır buralarda ve hatta insan-mekan ilişkinin daha fiziksel bağlamında mimaride bunu görebiliriz.

Demek ki ana akım yapılar göçmen etkisiyle göçmen dokunuşuyla dönüşmek zorunda kalır

Bundan dolayıdır ki gettolar sadece göçmenler için değil ayrıksı kimlikler için, ayrık otları için, aykırı varoluşlar için ve sanatın türlü alanlarında var olan sanatçılar için, sanata ilgi duyan meraklılar için gettolar her zaman bir çekim merkezi haline gelmiştir. Yani bu sadece basit bir ötekine duyulan merakla açıklanamaz. Yine literatürde ötekine duyulan merakın böyle bir çekimi yarattığına dair tartışmalar var ama bence burada başka bir şey var. Yani gettoları çekim merkezi haline getiren şey aslında hem göçmenlerin hem de yerleşiklerin etkileşimlerinin tinsel veya ontolojik bağlamıyla açıklanabilecek bir şey. Yeni bir insan arayışı, yeni bir insan merakı söz konusu olur bu etkileşimde. Yani çok kültürlülüğü, farklı kültürlerin bir arada yaşamasını, insanların insana dair bir keşif duygusuyla açıklamak mümkün olabilir.

Bugün mesela Almanların Avrupa’da ki en ırkçı toplum olduğu söylenir. Ama bana kalırsa öteki ile birlikte yaşama tecrübesinden en fazla ders çıkmış olan toplumlardan birisi de Almanlardır. Bugün Almanya’daki farklı göçmen mahallerinde Almanlarla farklı göçmenlerin bir arada oluşturdukları yeni toplumsal alanlar diğer pek çok Avrupa ülkesinden daha zenginleştiricidir daha demokratiktir daha keşfedicidir. Demek ki en ırkçı olduklarını düşündüğümüz toplumlar bile göçmen etkisiyle birlikte, aslında gerçekte mümkün olamayacağını düşündüğümüz bir demokratikleşme veya bir arada yaşamı mümkün kılabilir hale geliyorlar. Bu yönüyle insan-mekan ilişkisini göç bağlamında ele almak mümkün olur diye düşünüyorum.

 

2011 Suriye krizinin ardından Türkiye Suriyeli sığınmacılar gerçeğiyle karşılaştı. Buna paralel olarak akademide göç araştırmalarına yönelik bir ilgi uyandı. Siz bu ilgiyi yeterli ve nitelikli buluyor musunuz? Göç araştırmalarında ülkemizde hangi seviyedeyiz?

Bizim göç akademimize haksızlık etmek istemem doğrusu çünkü Türkiye zaten 1950’lerden başlayarak iç göç olgusunu yaşamış bir ülke ve iç göç olgusuna dair kapsamlı da bir literatür de ortaya çıkmış durumda Türkiye’de. Yani göç konusuna merak duyan araştırmacılar her zaman vardı ve 1960’lardan sonra özellikle Avrupa’ya gerçekleşen göçü anlamaya dönük de pek çok araştırma yapıldı Türkiye’de. Yani bizim sosyal bilimimizin göç konusuyla tanışıklığı yeni değil. Ve ülke olarak da göç olgusuyla yeni tanışıyor değiliz.

2011 sonrasında gerçekleşen göç sadece Türkiye için değil tüm dünya için sıra dışı bir göç. Çok fazla sayıda insan zorunlu bir nedenle birkaç farklı ülkeye göç ettiler. Ve bu kolay yönetilebilir bir mesele değil. Böylesine kapsamlı büyük değişimleri beraberinde getiren bir olguya da sosyal bilimin kayıtsız kalması düşünülemez doğrusu. Artan bir ilgi elbette var çünkü göç tek boyutlu bir mesele değil, yani göçün sosyolojik boyutu olduğu gibi siyasal, kültürel boyutu da var, sosyal politika boyutu var özellikle. Hal böyle olunca farklı disiplinlerdeki araştırmacıların böyle bir olgu karşısında kayıtsız kalmaları zaten söz konusu edilemezdi. Nitelik zamanla gelişecek diye düşünüyorum.

Neymiş Bu Göç Araştırmaları?

Burada benim için önemli olan şey bu akademik zenginliğin politika yapıcılar üzerinde de bir etki uyandırabilmesi yani politika yapıcılarımızın akademiye kayıtsız kalmaması. Çünkü göç herhangi bir olgu değil, dinamik bir olgu, biraz evvel sözünü ettiğim zenginleştirici imkanlarının yanında göçmenlerin maruz kaldığı bir takım sorunlar da söz konusu, yerleşiklerin şikayet ettiği sorunlarda ortada. Hal böyle olunca bu kadar dinamik olarak yeni sorunlar üreten bir alanda politika yapıcıların nitelikli araştırmalara kayıtsız kalmaması ve araştırmaların da politika yapıcılara katkılar sağlayabilmesi lazım. O yüzden ben göç konusuna artan ilgiyi olumlu karşılıyorum. Özellikle yüksek lisans ve doktora tezlerinin sayısının artması lazım ki biz ülke olarak zaten bırakın göçü, genel olarak yeterli miktarda yüksek lisans ve doktora mezununa sahip değiliz. Yeteri kadar araştırma yapılan bir ülke değiliz ve bu sözünü ettiğimiz göçü bu anlamda da bir imkan olarak görmek lazım. Bizim sosyal bilimlerimiz özellikle zenginleştirecek, literatürü geliştirecek bir imkan olarak görmek lazım bu meseleyi. Ve niteliğin de zamanla artacağını tahmin ediyorum doğrusu. Her geçen gün yeni bir göç araştırmaları merkezinin açıldığını duyuyoruz farklı üniversitelerde veya bağımsız bazı düşünce kuruluşlarının göçe ilgi duymaya başladıklarını görüyoruz bu da niteliği artıracak bir etki yapacak. Akademi sadece üniversiteden ibaret bir şey değil bağımsız araştırmacıların da göçe ilgi duymaya başladığını görüyoruz bu da oldukça sevindirici.

 

Göç yönetimine ilişkin Türkiye’nin pratikleri dünyada bir model olarak görülebilir mi? Bu açıdan kamu kurumları ve sivil toplumun çalışmaları nasıl bir rol üstlenebilir?

Dünyada model olabilecek bir pratik ortaya koyduk mu bu tartışılır. Ama dünyaya örneklik ettiğimiz bir başka boyutu var konuştuğumuz meselenin. Göçmene, özelde mülteciye bakışı, ulus devlet sınırlarının ötesinde bir insani perspektifle ortaya koymayı başarmış bir ülkeyiz. Göçü bir güvenlik meselesi veya sorun odaklı bir yaklaşım olmaktan çıkarıp salt insani bir bakış açısıyla görme konusunda dünyanın hiç de alışık olmadığı bir tavır ortaya koyduğumuzu söyleyebiliriz.

Bununla birlikte göç yönetiminin de “başarabildiklerimiz” ve “başaramadıklarımız”ı var. Evvela mültecilerin ilk karşılanma biçimi ve özellikle kamplarda ağırlanma yönüyle dünyada bunu başarabilecek sayılı ülkelerden olduğumuzu tespit etmeliyiz. Türkiye’deki özellikle 2011’den sonraki birkaç sene içerisinde kamplarda sunulan hizmetler, kampların hem fiziksel yapısı hem de kamplarda sunulan fiziksel değil aynı zamanda psiko-sosyal hizmetler bağlamında önemli bir başarı kazandığımızı söyleyebilirim. Göç yönetimimizin aslında afet yönetimi bağlamında çok iyi bir pratik ortaya koyduğunu kabul etmeliyiz.

Zaman geçtikçe göç yönetimi afet yönetimi olmaktan çıkıp, bir uyum yönetimine evrilmesi gerekir.

Zannediyorum burada bazı sıkıntılar yaşıyoruz. Suriye’deki savaşın uzun sürmeyeceğini, insanların zamanla ülkelerine geri dönmeye başlayacaklarını bekliyorduk ve bundan dolayı entegrasyon veya uyum bizim için büyük mesele değildi. Misafir olarak görme eğilimindeydik, ama bu zaten çok alışıldık bir şeydir, dünyanın her yerinde bir büyük göç dalgası söz konusuysa yerleşikler veya ülke yönetimleri bunu evvela bir misafirlik olarak görme eğilimindedirler. Ama insanın olduğu yer sınır tanımaz veya insan olduğu yere bizim tahmin ettiğimizden daha kolay daha çabuk adapte olur.

Bundan dolayı uyumu bir sorun olarak değil bir imkan olarak görmek gerektiğini söylüyorum. Çünkü insan zaten doğası itibarıyla uyum sağlamaya meyillidir. Şimdi bizim göç yönetimimizin geldiği noktada uyumu tasarlaması şekillendirmesi uyum politikaları oluşturması gerekiyor. Bundan sonra da akademide daha evvel söylediğim gibi artan ilgi ortaya konulan araştırma sonuçları uyum konusunda politika yapıcılara yol gösterecek diye düşünüyorum çünkü araştırmaların kahir ekseriyeti uyuma dönük araştırmalar oldu. Yani başarılı bir uyum politikası geliştirmemiz için yeterli bulgulara sahip olduğumuzu düşünüyorum.

Türkiye’de göç yönetiminde aslında devletimizden veya hükümetimizden daha başarılı olan aktör toplumun kendisidir. Dünyanın hiçbir yerinde karşılaşamayacağımız kadar sıra dışı bir göç yönetimini Türk toplumu başardı. Dünyanın herhangi bir başka yerinde herhalde ciddi sosyal krizler, sosyal patlamalar, gerginlikler söz konusu olabilirdi ama Türk toplumu bunu başardı. Bu elbette bizim göç ve göçmenle aramızdaki kadim bağdan da kaynaklanıyor. Bizim öteki ile karşılaşmamız yeni bir şey değil, sadece soydaşlarımız da değil dünyanın pek çok farklı yerinden Yahudiler de dahil olmak üzere her zaman misafirlerimiz oldu ve onları misafirlikten çıkarıp birlikte yaşadığımız toplumun asli unsurları yapmayı başardık. Bizim böyle bir pratiğimiz var, yani kadim geleneğimizden gelen bir pratik bu. Zannediyorum bizim göç yönetimimizde de toplumun böyle bir başarılı pratik ortaya koymasının sebebi bu kadim gelenek. Öyleyse politika yapıcıların da bu meselede kadim geleneği doğru okumaları gerekir.

Sivil toplum kuruluşları konusunda iş biraz da kamu yönetimi anlayışıyla alakalı bir şey, sadece göçmenlerle için değil, etkili, verimli, başarılı bir takım uygulamalar ortaya koymak için sivil toplumun etkinliğini artırmak lazım. Bundan evvel yerel yönetimlerin kapasitelerini geliştirmek gerekir. Şimdi bu göç yönetimi üzerine yapılan tartışmalarda aslında Türkiye’deki kamu yönetimi anlayışıyla da yeni bir takım kapıların açılacağını tahmin ediyorum. Dünyadaki göç yönetimi ile ilgili başarılı olmuş bir takım ülkelere baktığımız zaman orada merkezi hükümetin yerel hükümetlerle, yerel hükümetin de sivil toplum kuruluşlarıyla başarılı bir işbirliği ortaya koyduklarını görürüz. Burada önemli olan şeylerden biri sadece yerli sivil toplum örgütlerini geliştirmek değil, onların kapasitesini artırmak veya onlara fonlar sağlamak değil, Türkiye’ye göç etmiş farklı yapıların da sivil toplumlaşmasına destek sağlamak gerekir. Yani Türkiye’de Suriyelilerin değil sadece Afganların Pakistanlıların da farklı göçmen gruplarının da STK oluşturma süreçlerini desteklemek gerekir. Çünkü uyum tek taraflı bir şey değildir, en az iki tarafı ilgilendiren bir süreçtir ve burada farklı gruplara rehberlik edecek unsur STKlardır.

 

Göçmenlerin uyumu konusunda Türkiye’deki göç yönetiminde olumlu ve olumsuz özellikler nelerdir?

Farklı yapıları hem STKlar hem de kamu kurumları göç yönetiminin bir parçası haline geldiler. Kimi yasal zorunluluklarla parçası oldu, kimi de kendiliğinden bir süreç sonucu parçası oldu göç yönetiminin. Farklı STKlar da çok iyi örnekler ortaya koydu özellikle İstanbul’da. Göçmen uyumu tedrici bir süreçse göç yönetimi de öyle bir süreç, biraz da aslında tecrübe kazanarak öğreniyoruz, önemli olan şey bu kazandığımız tecrübeyi kurumsallaştırmak, bir kurumsal hafıza ortaya çıkarabilmek ve politika yapım süreçlerine tahvil etmeyi başarmak. O yüzden iyi uygulama örneklerini de araştırmacıların özellikle araştırmalarında fayda görüyorum.

Türkiye’de bütün bu saydıklarımdan başka bir şey daha oldu adına sivil toplum örgütü diyemeyeceğimiz, kendiliğinden bir takım networkler, ağlar oluşmaya başladı. Bu dünyanın başka yerlerinde kolay kolay göremeyeceğimiz bir örgütlenme biçimi. Suriyelilerin yaşadığı mahallelere özellikle ayni ve nakdi yardımları götürmek konusunda farklı sosyo-ekonomik statülerden insanlar, farklı networklerden insanlar WhatsApp gruplarıyla veya sosyal medyada örgütlenme suretiyle bir araya geldiler ve bu yardımları örgütlediler. Sadece yardımları götürmediler Suriyelilere. Bu başka türlü bir kaynaşma etkileşimi de doğurdu. Başka bir STK formasyonu ortaya çıktı Türkiye’de. Daha hayırseverlik duygularıyla gerçekleşen ama hayırseverliği aşan, bir uyumu da ortaya koyan bir STK yapılanması; tabandan bir örgütlenmeyi mümkün kılmış bir yeni toplumsal olgudan söz ediyorum. Bizim göç yönetimimizde asli unsur toplumun bizatihi göçü başarılı bir şekilde yönetmesidir demiştim ya aslında bu sözünü ettiğim örgütlenme Türkiye’de STK örgütlenmesine dair bir imkanı da ortaya çıkarıyor. Bu görünür olmayan bir örgütlenme, sesini duyurmayı tercih bile etmeyen, gayet insani duygularla gerçekleşen ama muazzam bir taban örgütlenmesi ortaya koyan bir yapı.

Emrah Akbaş
Akbaş: “Literatürde birbirini tekrar eden çok fazla araştırma var bu aslında bir zenginlik olarak okunmalı ama iyi çalışmalar da yapılmaya başlandı.”

Bizim dünyada model olmuş bir göç yönetimimiz var mı diye sormuştunuz aslında dünyada bir model teşkil edebilecek bir toplumsal taban örgütlenmemiz olduğunu söylemeliyiz. Bu araştırmacıların henüz dikkatini çekmiş bir olgu değil ama ben bunu çok önemsiyorum. Tabanda adına sivil toplum diyemeyeceğimiz müthiş bir örgütlenme söz konusu ve bu bizim Suriyelilerle uyumumuzu kolaylaştırıcı bir etki yaptığını söyleyebiliriz bu örgütlenmenin.

Olumsuz özellikler neler göç yönetimimizde her şeyden evvel şunu söylememiz lazım bir kere bir uyum ve entegrasyon politikamız mevcut değil yani bunu politika yapıcılarımızın önemsediğini bile düşünmüyorum. Bir başka olumsuz mesele yerel yönetimlerimizin göç meselesi ile ilgili olarak bir kapasiteleri söz konusu değil. Yerel yönetimlerin kapasitelerini artırıcı bir takım önlemlerin alındığını da düşünmüyorum işin doğrusu. İş toplumun başına düşmüş vaziyette ama kamunun göç yönetiminde ortaya koyduğu performansı da yok sayacak değilim. Özellikle biraz evvel söylediğim gibi acil durum ve afet yönetimi bağlamında dünyada eşi benzeri olmayacak bir başarının ortaya konduğunu teslim etmeliyiz.

 

Sosyal hizmetler konusunda uzman bir akademisyen olarak göçmenlere yönelik faklı projelere danışmanlık yapıyorsunuz. Sizce göçmenlerin ihtiyaç ve talepleri ne ölçüde karşılanabiliyor? “Ev sahibi” olarak ne durumdayız?

Sosyal hizmet merkezli değil daha çok sosyal yardım merkezli bir sosyal politika anlayışımızın olduğunu söyleyebiliriz. Göçmenler sosyal yardımlara elbette ihtiyaç duyan ama bunun ötesinde kapsamlı sosyal hizmetlere ihtiyaç duyan bir grup. Bir kere her şeyden evvel bir mülteciden söz ediyor isek burada travmatik bir göç hikayesinin varlığını kabul etmeliyiz. Travmatik bir göç hikayesi kolay yönetilebilir bir süreç değildir, yani burada mutlaka kapsamlı psiko-sosyal hizmetlerin sunulması sağlanması gerekir göçmenlere. Biz göçmenlerin ülkemize uyum sağlamasını beklerken, aslında onlar bir birey olarak yaşadıkları travmatik tecrübeye uyum sağlamakta güçlük çeken insanlar aynı zamanda bunu kabul etmeliyiz.

Mülteci Çocuklarda Psikiyatrik Hastalıklar Artıyor

Öyleyse uyumun iki ayağı var: travmatik tecrübeye uyum sağlamak ve normalleşme sürecini başarmak; iki yeni kültürel, toplumsal, siyasal vb. ilişkiler bütününe uyum sağlamayı başarmak. Biz daha çok ikincisiyle alakalı sorunları konuşuyoruz ama bir de işin bireysel boyutu var eğer bir Suriyeli çocuk karma bir eğitim ortamında okula uyum sağlamada sorun yaşıyorsa bu sadece okulla alakalı bir mesele değildir. Bu bireysel travmatik tecrübenin yol açtığı bir takım sıkıntıları da çocuk yaşadığı için uyum sağlayamıyordur.

Suriyelilere sunulacak sosyal hizmetleri ülkemizdeki sosyal hizmetlerinin sunumunun gelişmesi için de bir imkan olarak görmeliyiz diye düşünüyorum.

Biz Suriyelilerin uyum sürecinde dilin önemini kavradık, okulun önemini kavradık, Milli Eğitim Bakanlığımız bu konuda önemli projeler ortaya koymaya başladı, bunları önemsiyorum. Ama uyumun bana kalırsa asli parçası psiko-sosyal boyutudur. Özellikle kültürel yetkinlik, kültürler arası iletişim gibi konularda beceri kazanmış psikologların, PDR uzmanlarının, sosyologların, sosyal hizmet uzmanlarının göçmenlere dönük hizmetlerde daha etkin bir rol oynamasını düşünüyorum. Mülakatımızın başından beri söylediğim vurgulamaya çalıştığım bir şey var; göç her şeyden önce bir sosyal politika meselesidir ve sosyal politika meselesi ise eğer göç burada bizim göçmenlere dönük sunduğumuz psiko-sosyal hizmetlerin kapsamını genişletmemiz gerekir bir, ikincisi göçmenlere dönük psiko-sosyal hizmetler sunacak insan sermayemizi geliştirmemiz gerekir. Ülkemizde pek çok psikolog, sosyal hizmet uzmanı, PDR uzmanları var ama göç sahasında bu insanların yetkinleşmesi için bir takım uygulamalara ihtiyaç duyuyoruz. Farklı kültürlerle çalışmak konusunda yetkinleşmiş insanlara ihtiyaç duyuyoruz. İşte yerel yönetimlerin güçlenmesi ve onların STKlarla işbirliği içinde çalışması bu bakımdan önemli.

Projelerin kapsamını daha çok psiko-sosyal hizmetlerin sunulmasına dönük bir biçimde tasarlamalıyız, yerel yönetimlere fon sağlamalıyız, STKları özellikle psiko-sosyal hizmetleri sunmaları için fonlamalıyız ve buralarda bir takım standartlar oluşturmalıyız. Belli bir fonu almış olan STKnın da yapacağı çalışmanın belli standartlarla gerçekleşmesi, belli bir takım denetim mekanizmalarına tabi olması gerekir. Burada şu kadar sosyal çalışmacının, şu kadar psikologun istihdam edilmesi gerekir diye bir takım şerhler düşmemiz gerekir. Eğer bunu yapmazsak bu psiko-sosyal hizmetlere ayırdığımız bütçeyi heba etmiş oluruz maalesef.

 

Bosphorus Migration Studies’in çalışmalarını takip ediyor musunuz? Son olarak, varsa bize yönelik eleştiri ve önerilerinizi dinlemek isteriz.     

Çok önemsiyorum Bosphorus Migration Studies’in çalışmalarını. Bu oluşumun varlığından daha önce haberim oldu. Neden önemsiyorum şundan dolayı, ben göç meselesindeki akademik çalışmaların üniversiteyle sınırlı olmasını doğru bulmuyorum. Dünyadaki başarılı uygulamalarda şunu görüyoruz: Daha çok bağımsız düşünce kuruluşları, bağımsız göç araştırma merkezleri ve bir takım sivil toplum örgütlerinin gerçekleştirdiği akademik çalışmalar daha nitelikli sonuçlar ortaya koymayı başarıyor. Ve ülkemizde zaten sosyal bilimler sahasında düşünce kuruluşlarının yeterli olduğu düşünmüyorum. Ve göç özelinde tematik olarak böyle bir düşünce kuruluşunun ortaya çıkmış olması oldukça sevindirici. Bir üniversiteyle formel bağı olmaksızın bağımsızlığını koruyabildiği müddetçe daha iyi raporlar yazılacağını, daha nitelikli eserler ortaya çıkacağını tahmin ediyorum. Birkaç raporunu okudum Bosphorus Migration Studies’in. Zannediyorum tam bağımsız olduğu için bu kadar nitelikli raporlar, çalışmalar ortaya çıkarabilmişlerdir diye düşünüyorum.

Bağımsızlığınızı korumanız ümidiyle. Başarılar dilerim. Bizde çalışmalarınıza katkı verirsek mutlu oluruz doğrusu.