İnsanlar, Charlie Hebdo saldırısına, 11 Eylül ve sonrasının bize yüklediği kültürün ürünü olan refleksler ile tepki verdi. “17 kişinin ölümüne neden olan zincirleme saldırı, Fransa‘nın 11 Eylül’ü mü?” şeklinde bir takım tespitleri beraberinde getirdi. Olaylar yorumlanırken ‘İslamofobi’, ‘güvenlik devleti’ gibi terimler kullanılmaya başlandı. Çatışmalar Hristiyan-Müslüman, Yahudi-Müslüman karşıtlığı üzerinden tanımlandı. Oysa bu olayın en önemli boyutu, saldırı sonrası iktidarın meseleyi nasıl bir çerçevede değerlendirilip nasıl karşılık verileceğine dair ip uçlarıydı. Bu ip uçlarına göre, ‘medeniyetler çatışması’ veya ‘medeniyetler ittifakı’ gibi paradigmalar geride bırakılıp tamamıyla farklı bir düşünce tarzına doğru gidildiği görülebiliyordu.

 

Medeniyetlerin İttifakı mı Çatışması mı?

Medeniyetler İttifakı veya Medeniyetler Çatışması şeklindeki paradigmalar, medeniyeti dine indirger ve kültürler arasına sınırlar koyar, insan gruplarını birbirlerinden kalın çizgilerle ayırır. Her ikisi de bölücüdür, parçalayıcıdır. Hatırlanacağı üzere, 11 Eylül sonrasında Bush yönetimi dünyaya din perspektifinden bakan, İslamofobik ve Evangelist bir bakış açısına sahip çıkan bir iktidarın reflekslerini sergiledi.

Ancak Charlie Hebdo katliamı sonrası gerek Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande gerekse Fransız yetkililerin konuyu resmetme şekilleri ile 11 Eylül bağlamında Amerikan yönetiminin konuyu ele alışları arasında çok büyük bir fark var. Söz gelimi, François Hollande’ın saldırılar sonrasında “Bu saldırının İslam ile bir ilgisi yoktur” şeklinde kurduğu cümle çok önemlidir.  Avrupa genelinde de aşırı sağ dışında hemen her grup benzeri bir yaklaşım sergiliyorlar. Özellikle bugün AB’nin hemen her yerinde özellikle sivil toplum içinde ortaya çıkan ve çoğunluklar tarafından sahiplenilen mülteci yanlısı tutum bu yaklaşımın ürünüdür ve insan merkezli bir yaklaşımdır.  Bu haliyle, Avrupa Birliği kamuoyunun 11 Eylül ikliminin üzerine serdiği soğuk ve karanlık örtüden kurtulmaya başladığını söylemek mümkün. Adeta, bu tür sorunları çözmeye çalışırken bir “Avrupa yolu”nun olduğunu göstermeye çalışıyorlar bize.

Fransız yetkililerin uluslararası ve yerel medyaya saldırganların kimliğini ifşa ederken ‘üç Fransız terörist’ şeklinde bir ifade ifade kullanmış olmaları, “Müslüman” veya” El Kaideci” sıfatlarını kullanmamaları üzerinde durulması gereken bir konudur. “Yaşadığımız sorun dışarıdan gelen bir sorundur, Fransa ile alakası yoktur” mesajı yerine, “Bu Fransa’nın içinden çıkan bir sorundur” yaklaşımının en azından bürokrasi tarafından benimsendiğini göstermektedir: Fransa’da doğan, Fransa’da yetişen bir şekilde başka etkiler altında kalan insanların hikâyesinden bahsediyoruz.

 

Kutsallar ve İfade Özgürlüğü

Charlie Hebdo katliamı bize çok şey öğretti. Fransız iktidarı ve bürokrasisi tarafından ele alınış şekli itibariyle 2005 yılında yaşadığımız Danimarka Karikatür Krizinin bize öğrettiğinden çok daha fazla şey öğrendik. Birileri İslam’ın kutsallarına hakaret edecek şekilde birtakım karikatürler çiziyor, yazılar yazıyor, söylemler kullanıyor. En azından çok sayıda Müslüman, imgeleri ve metinleri bu şekilde yorumluyor. Burada bir not düşmek gerekirse, Charlie Hebdo Katolik inancını da, Le Pen’in radikal sağ hareketini de, Fransız devletini de mizahi üslupla eleştirmiştir. Hatta, Marine Le Pen’in çoğunluğun aksine “Ben Charlie değilim” derken asıl nedenin derginin kendisini hep mizahlaştırıp eleştirmesi olduğu bilinmektedir. Fakat sadece kutsalı olan Müslümanlar değil. Sekülerizmin de kendine ait kutsalları, dokunulmazları, eleştirilemeyecek unsurları vardır.

 

“Benzerlikler” Çıkış Yolu Olabilir

Batılı ülkelere ve hatta milliyetçi, etnosentrik ve Hristiyan çevrelere dahi zarar vermeye başlayan ve ulusal çıkarları zedeleyen bu atmosferden çıkışın yollarını aramakta fayda var. Bu yollardan bir tanesi, farklılıklar üzerine vurgu yapan postmodern söylemin karşısında daha çok benzerliklere vurgu yapan post-postmodern bir söylemin kurulması yönünde çaba sarf etmektir. Yaşanmakta olan sorunların özünde dinler arasındaki farklılıklar varmış gibi gösteriliyor. Halbuki, bizim dinler arasındaki farklılıkları değil, benzerlikleri ön plana çıkarmamız gerekiyor. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam, bu üç semavi dinin de Abrahamik dinler olduğunu ve birbirine çok benzediğini unutmamalıyız. Ünlü sosyolog Bryan S. Turner (1991)’in ve ünlü filozof Jose Casanova (1994)’nın işaret ettiği gibi dinler ve kültürler arası farklılıkları ön plana çıkaran dilin bir tarafa bırakılması, siyasetin dinsel ve kültürelist bir dil üzerine kurulmaması gerekmektedir.

Bugün Avrupa’da Türkiye nüfusu da dikkate alındığında yaklaşık 100 milyonluk Müslüman kökenli bir nüfusun olduğu görülmektedir. Geçtiğimiz kırk yılın neden olduğu toplumsal ve siyasal hasarı onarmanın yolları aranmalıdır. Bu bağlamda sorulması gereken soru şu olabilir. Son yıllarda 11 Eylül olaylarının yarattığı korku dolu siyasal iklimden uzaklaşma yönünde bazı işaretler bulunmakta mıdır? Bu soruya kısmen olumlu bir yanıt vermek mümkün olabilir. Siyasal iktidarların kamuoyunu oluşturmakta belki de en etkin rollerden birini oynadıkları düşünülürse, 2015 yılında yaşanan Pegida (Batı’nın İslamlaştırılmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar) ve Charlie Hebdo Katliamı karşısında Almanya ve Fransa devletlerinin ve siyasal iktidarlarının verdiği yanıt bir takım olumlu işaretleri beraberinde getirmiştir. Belki de bu işaretler 11 Eylül’in yol açtığı siyasal iklimin sonuna gelindiğine ilişkin önemli bazı işaretler içeriyor olabilir.