Tarihe Norveç Katliamı olarak geçen ve ırkçı, çok kültürlülük karşıtı ve Müslümanlık karşıtlığıyla bilinen Anders Behring Breivik adlı kişi tarafından 79 kişinin öldürüldüğü olay adeta Batı’da yeni bir miladın başlangıcını oluşturuyor. Bilindiği üzere bir çok siyasi figür, özellikle 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki İkiz Kulelere karşı girişilen terörist saldırıların ardından İslam karşıtı bir söylemin bayraktarlığını yaptı. Bu şekilde, eşitsizlik, güvensizlik, işsizlik ve yoksulluk gibi yapısal sorunların müsebbibi olarak göçmenleri ve özellikle Müslüman kökenli insanları göstermeye başladılar. Bu dönemde söz konusu devletlerin adeta “cadı avı”na çıkarak Müslümanları günah keçisi olarak resmetmenin yollarını aradıklarını görüyoruz. Ancak günümüzde gelinen nokta, yıllardan bu yana devam eden İslamofobinin artık sürdürülemez bir siyaset yapma biçimi haline gelişidir.. Özellikle popülist sağ nitelikli yapıların bayraktarlığını yaptıkları İslamofobik siyaset, ırkçı ve yabancı düşmanı aşırı sağ oluşumların tüyler ürperten faaliyetlerinin kamuoyunun dikkatinden kaçmasına neden oldu.

“İslamofobi Yalnızca Müslümanların Sorunu Değil”

 

İslam Karşıtlığında Politik Eşik: 70ler

Avrupa’da İslam karşıtı yaklaşımların yükselişinin 40 yıla yakın bir geçmişi bulunmaktadır. 1973 yılında yaşanan Arap-İsrail savaşı bilindiği üzere beraberinde 1974 Dünya Petrol Krizini getirmiştir. Petrol ihracatçısı OPEC ülkeleri Batı’ya petrol sevkiyatında kısıntıya gitmek suretiyle İsrail’e destek verdiğini düşündükleri Batılı ülkeleri cezalandırmaya çalışmışlardır. Öte yandan Batılı toplumlar ise yaşadıkları petrol krizinin ve iktisadi buhranın sorumlusu olarak Ortadoğulu Müslüman ülkeleri görmüşler ve buna paralel olarak geliştirdikleri İslamofobik yaklaşımı kendi ülkelerinde bulunan Müslüman göçmenler ve onların çocukları üzerinde de sergilemişlerdir.

 

Özellikle İslamofobiyi ve zaman zaman radikalleşen bir takım İslami hareketleri anlamak açısından 1970’li yılların anahtar öneme sahip olduğu kanaatindeyim. Sözgelimi, 1974 yılındaki petrol krizi ile birlikte Belçika hükümetinin Suudi Arabistan hükümeti ile gizli bir anlaşma yaptığı ve ucuz petrol karşılığında Belçika’nın İslam dinini resmi din olarak tanıdığı ve Suudi hükümetine ülkede İslam’In kurumsallaşması için parasal kaynak aktarılmasına izin verdiği dillendirilmektedir.  Suudi hükümeti, RABITA adlı örgüt ile Belçika’da ve daha sonra diğer Batı Avrupa ülkelerinde daha etkin olmanın yollarını ararken, hatırlanacağı üzere 1980 askeri darbesi sonrasında Kenan Evren cuntasının yurtd ışında çalışan Türk İmamların maaşlarının yine RABITA tarafından ödenmesine izin verdiği de bilinmektedir. Örneklerde görüldüğü üzere, reel siyasetin izinin sürülmesinin bugün yaşananları anlamak açısından önemli olduğunun altını çizmekte fayda var.

Avrupa Aşırı Sağının Can Simidi: İslamofobizm

 

Güçlendikçe Yaygınlaşan İslam Karşıtlığı: 80ler ve 90lar

1980’li yıllar Batı’da ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının ama daha önemlisi Müslüman karşıtlığının kök salmaya başladığı bir on yıl oldu. Öte yandan 1990’lı yıllar ise Sovyetler Birliği’nin ve Komünizmin çöküşüyle birlikte  Orta ve Doğu Avrupa’da ve özellikle Almanya’da bir takım demografik değişikliklerin yaşandığı görülmüştür. Alman kökenlilerin, Macarların, Romenlerin, Boşnakların, Sırpların, Hırvatların ve benzeri grupların yer değiştirdikleri bu düzlemde ulus-devletler giderek etnik milliyetçi söylemlerin egemenliğini benimsemeye başladılar. Öyle ki, iki Almanya’nın birleşmesiyle birlikte ortaya çıkan enflasyonist baskı ve işsizliği Kohl hükümeti, daha çok etno-kültürel ve milliyetçi bir söylemle aşmanın yollarını ararken, Doğu Alman halkının Birleşme projesi karşısındaki şevkinin kırılmaması için ülke’de 30 yılı aşkın bir süredir yaşayan Türkleri Almanların işlerini çalmakla itham etmiştir.

Yine Almanya’da ortaya çıkan aşırı sağcı bir neo-Nazi örgütlenmesinin geçtiğimiz 10 yıl içinde halk arasında “Döner Cinayetleri” olarak bilinen seri cinayetlerle 8 Türk’ü öldürdüğü bilgisine erişildi.

 

İslam’a Karşı “Kutsal İttifak”

Batı’da giderek yükselen İslam karşıtı söylem ve eylemlere başka bir örnek vermek gerekirse, 2006 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde San Antonio Babtist Kilisesi Rahibi John Hagee tarafından kurulan ve doğrudan İsrail için lobicilik faaliyetleri yürüten Christians United for Israel (CUFI, İsrail için Mücadele Eden Hristiyanlar) adlı örgüt örnek olarak verilebilir. Evanjelik bir örgüt olan CUFI yıllardan bu yana İncil’de yeralan yeniden yaradılış, Sion, Armageddon ve benzeri anlatılarla her üç din için de kutsal olan İsrail/Filistin topraklarını korumak için İsrail ile Amerikalıların iş birliği yapmaları gerektiğini ve dolayısıyla İslam dinine karşı bir mücadele yürütülmesinin bir zorunluluk olduğunun altını çizmektedirler. On binlerce izleyeni olan CUFI, özellikle ABD eski Başkanı George Bush’un da aralarında olduğu Cumhuriyetçiler arasında oldukça popülerdir. Bu örnek de gösteriyor ki,  Müslümanlara karşı düşmanlık tohumlarının atılmaya başlandığı 11 Eylül saldırılarının yarattığı korku ikliminde ortaya çıkan bu tür dinsel motiflerle süslenmiş aşırı sağ örgütlenmelerin derinleştirdiği Hristiyan-Müslüman ayrımının yine dikkatlerden kaçtığına tanık olunmaktadır.