1960’lar boyunca göç, Batı Avrupa’da olumlu karşılanıyorken, günümüzde ulus devletler için bir hoşnutsuzluk, korku ve istikrarsızlık kaynağı olarak ifade edilmeye başlandı. 1960’lardan bu yana ne oldu? Ne oldu da göçün ve göçmenlerin algılanmasında böyle bir değişim gerçekleşti?

Bu soruların cevabı değişen küresel ve sosyo-politik şartlarda yatıyor. Söz gelimi, bugünden geçmişe bakıldığında, göç ve göçmenler konusunu günümüze damgasını vuran DAEŞ gibi terör örgütleri üzerinden değerlendiriyoruz. Öte yandan hiç şüphe yok ki, sanayisizleşme, artan üretkenlik, işsizlik, yoksulluk, dışlanma, şiddet, kültüre yönelme ve neo-liberal ekonomi-politik gibi etkenler, yeterince eğitimli ve kalifiye olmayan göçmen kitleleri Franz Fanon’un ifadesiyle ‘dünyanın yeni sefillerine’ dönüştürüyor. Bu sırada, pek çok yerde göçmenler ve onların çocukları yaşanmakta olan işsizlik, yoksulluk ve şiddet gibi sorunların müsebbibi olarak resmediliyor.

 

“Müslüman Göçmen” İmajının Serüveni

Geçtiğimiz bir kaç on yıl boyunca özellikle Müslüman kökenli göçmenlerin farklı şekilde algılanmalarına bağlı başka olaylar da gerçekleşti: İran Devrimi (1979), Selman Rüştü Olayı (1989), I. Körfez Savaşı (1990), Bosna Savaşı (1992), 11 Eylül (2001), Afganistan Savaşı (2001), II. Körfez Savaşı (2003), Theo Van Gogh cinayeti (2004), Madrid bombalama eylemleri (2004), 7 Temmuz 2005 Londra bombalama eylemleri, 2005 Paris Banliyö eylemleri, Danimarka karikatür krizi (2006), İsviçre Minare yasağı krizi (2009), İran ile yaşanan nükleer enerji krizi (2010), Almanya’da Thilo Sarazin tarafından yazılan ırkçı kitabın yol açtığı polemik (2010), İngiltere, Birmingham’da ders Kuran Kursunda İmam tarafından dövülen çocukların yol açtığı tartışma (2011), Florida’da Amerikalı rahip tarafından Kuran’ın yakılması olayı (2011), Fransa’da Burkanın yasaklanması (2011), Anders Behring Breivik’in Norveç’te gerçekleştirdiği katliam (2011), “Innosence of Muslims” (Müslümanların Masumiyeti) fragman filminin yayınlanmasıyla birlikte yaşanan olumsuz gelişmeler (2012), Almanya’nın Saksonya eyaletinde ve özellikle Dresden kentinde parlayan ve daha sonra sönen Pegida eylemleri (2014-2015), 7 Ocak 2015 tarihinde Paris’te yaşanan Charlie Hebdo Katliamı (2015), 14 Temmuz 2016 tarihindeki Nice terör saldırısı, 1 Ocak 2017 tarihinde İstanbul Reyna Gece Kulübüne gerçekleştirilen terör saldırısı ve son olarak DAEŞ’in ve benzeri terör örgütlerinin pek çok yerde yol açtığı infiâl karşısında Avrupa’da yaşanan İslam korkusu yeniden alevlendi. Yaşanan tüm bu olumsuzluklar Batı’da Müslüman kökenli insanlara ve diğer göçmenlere karşı giderek yükselen düşmanca bir havanın doğmasına neden oldu.

Bu bağlamda, Doğu Bloğu’nun çökmesi sonucu oluşan demografik değişikliklerin etkileri de hafife alınmamalı. Komünizm sonrası dönem aynı zamanda Almanya, Avusturya, Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda gibi Batılı ulus-devletlerin yeniden homojenleşme eğilimi içine girmelerine neden oldu. Diğer yandan eski Doğu Bloğu ülkelerinde ortaya çıkan siyasal istikrarsızlık ve etnik çatışmalar bazı etnik grupları, akraba toplulukların yaşadığı Batılı ülkelere göç etmeye zorladı. Milyonlarca insanın yer değiştirmesi, ulus devletlerin göç politikalarını etnik kökene dayalı olarak, yani toplumdaki çoğunluk ile aynı etnik kökene sahip göçmenlerin ülkeye girişine öncelik vererek, farklı etno-kültürel ve dinsel kökenden gelen ve uzun zaman önce göç ederek ülkeye yerleşmiş grupları saf dışı bırakmaya yönlendirdi.

 

“Absorbe Edilemeyen” Göçmenler

1990’larda ulus devletler bu kadar fazla sayıda göçmenin bir anda gelişini özümseyecek kadar donanımlı değillerdi. Batı Avrupa’yı ve özellikle Almanya’yı etkileyen söz konusu demografik değişim, ‘medeniyetler çatışması’, ‘kültür savaşları’, ‘din savaşları’ ve ‘İslam korkusu’ gibi söylemlerin yüksek sesle dillendirilmesi için gerekli olan zemini de hazırladı. (Huntington, 1996). Bu süreç, refah devletinin sınırlarını aşındıran neo-liberal politikaların da etkisiyle, Batılı Avrupa ülkelerinde göç ve entegrasyon politikalarının giderek sertleşmesine ve AB’nin dış dünyaya kapalı bir Orta Çağ Kalesi haline gelmesine neden oldu.

Gün geçtikçe siyasetçiler, yöneticiler, medya sektörü ve bilim çevreleri, uzun yıllardır nefret tohumları eken iktidarların kendi ülkelerinin ulusal çıkarlarına zarar vermeye başladıklarını tespit etmeye başlamışlardır. Örneğin Almanya’da artık tersine göç başlamış, siyasal ve ekonomik istikrarın yakalandığı 2005-2010 yılları arasında hemen her yıl ortalama 4 bin kalifiye ve eğitimli Türk, Türkiye’ye iş aramaya gelmekteydi. Benzeri eğilimleri Hollanda, Fransa, Belçika ve Avusturya gibi ülkelerde yaşayan Türkiye kökenli insanlar arasında da görmek mümkündür. Batı Avrupa’daki ayrımcılık ve İslamofobi karşısında artık direnemeyen bir takım göçmen ve Müslüman kökenli insanlar başka ülkeleri ve tabii ki anavatanlarını kendilerine yeniden vatan olarak seçme eğilimi göstermeye başlıyorlar.