Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ortadan kalkan “dış düşman” sendromunun yokluğunda, iktidarların yeniden üretilebilmesi için göçmenleri hedef alan ‘içimizdeki düşman’ sendromunu üretirken, öte yandan küresel finansal krizin yoksullaştırdığı ülkelerde Müslümanlar ve göçmenler işsizliğin, şiddetin, gerilimin sorumlusu olarak gösterilmeye başlandı. Böylece, “İçimizdeki yabancılar ulusal güvenliğimize, sosyal güvenliğimize, etno-kültürel ve dinsel bütünlüğümüze karşı tehdit oluşturuyorlar” şeklinde bir algıdan bahsedilebilir. Bu çerçevede kitlelerin muhafazakar siyasetçiler ve medya tarafından Müslümanlar ve göçmenler karşısında mobilize edildikleri söylenebilir.

2011 Temmuz’unda Norveç’te yaşanan katliam, Batılı ülkelerde yaşanan ırkçı saldırılardaki sayıca artış ve daha pek çok olumsuz gelişme Batılı siyasal çevrelerin ektikleri nefret tohumlarının ve korku politikalarının ürünlerini biçmeye başladıklarına işaret ediyor. 1974 yılından bu yana giderek katmerlenen yoksulluk, dışlanmışlık, eşitsizlik ve işsizlik gibi yapısal sorunları çözemeyen Batılı neo-liberal iktidarlar, böylece İslamofobiyi siyasal bir ideoloji olarak kullanmak suretiyle ne pahasına olursa olsun sadece yurttaşlarının oylarının peşinden koşuyor, İslamofobinin olası olumsuz toplumsal ve siyasal sonuçlarını hiç hesaba katmıyorlar. Söz konusu ideolojiyi bu haliyle “İslamofobizm” şeklinde adlandırmak mümkündür. Bu minvalde,  19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın ilk yarısında anti-Semitizm üzerinden şekillenen Avrupalılık kimliğinin, bugün adeta İslamofobizm üzerinden şekillendiği ortaya çıkmaktadır.

 

İslamofobizm’den “Öncü Kültür”e

İslamofobizmin son yıllarda Batılı ülkelerde adeta ‘ana akım’ haline geldiğini fark etmek pek de zor olmasa gerek.. Fransa’da Le Pen’i, Almanya’daki, İsveç’teki, Norveç’teki aşırı sağcı grupları ulus-aşırı bir biçimde bir araya getiren ortak düşmanın artık İslam olduğu anlaşılmaktadır. En azından böyle bir algının gündelik hayata egemen olduğu gayet açıktır..

Thilo Sarrazin’in 2010 yılında polemik yaratan kitabı (Almanya Kendini Tüketiyor, Germany Does Away With Itself, Deutschland schafft sich ab), çerçevesinde kamuoyunda gerçekleştirilen tartışmalara bakıldığında özellikle Müslüman kökenlilere yönelik olarak sergilenen dışlayıcı yaklaşımın egemen bir hal aldığı görüldü.

Thilo Sarazin’in kitabını eleştiren Jürgen Habermas, Sarazin tartışmalarıyla birlikte aslında Alman Leitkultur (öncü kültür) paradigmasının bundan böyle “Alman kültürü” ile değil de “din” ile tanımlandığı bir aşamaya gelindiğini ifade etmiştir: “Leitkultur savunucuları bugün daha çok “Yahudi-Hristiyan” geleneklere vurgu yapmak suretiyle  “biz” ve “ötekiler” ayrımını yeniden tanımlamışlardır”. Habermas’a göre, burada ilginç olan şey, Almanya toplumunun kendi tarihiyle barışmak, diğer bir deyişle Holocaust konusuyla yeniden yüzleşebilmek için İslam karşısında Hristiyanlık ve Musevilik arasında “kutsal bir ittifak” kurma eğiliminde olmasıdır.

İslam karşıtı dalga sadece bunlarla da sınırlı kalmıyor. Söz gelimi Almanya’da giderek görünür bir hâl alan Hristiyan-Musevi ittifakı, adeta 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan Yahudi Soykırımının toplumsal bellekteki izlerini bir ölçüde de olsa silebilmek için İslam’ın karşısında kendine siyasal bir zemin bulabilmektedir. Almanya’da sürekli stigmatize edilen Türkiye kökenli göçmenler ve onların çocukları, günümüzde belli ölçülerde ötekilenmeye devam edilmektedir.

İslam Karşıtlığının Taşıyıcısı Olarak Aşırı Sağ

Bu İslam karşıtı söylemi ve atmosferi yaratanlar da büyük ölçüde muhafazakâr iktidarlar ve aşırı-sağ popülist siyasal partilerin olduğunu ortaya koymak gerek. Dikkat edilirse, muhafazakâr Hristiyan partilerin egemen oldukları ülkelerde, ırkçı söylemlerin ve hareketlerin arttığı görülecektir. Ancak, gelinen bu noktada söz konusu egemen İslamofobik ve ırkçı yaklaşımların sürdürülebilir olmadığı açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Charlie Hebdo Katliamı’nı hatırlayalım… Bu katliamdan önce aslında Avrupa’da yükselen sağ popülist hareketler ne kadar İslam karşıtı görünse de, her ne kadar AB karşıtı söylemleri kullansa da, kendi bağlamı dışındaki meseleleri kullanarak meşruiyet alanını genişletmeye çalışsa da, popülist hareketlerin yükselme sebebi, Batı’da yaşanan iç siyasal ve sosyo-ekonomik sorunlardır. Neo-liberalizmin giderek yükselmesine tepkidir aslında.

Ana akım merkez partilerin yıllardan beri ev ödevlerini layıkıyla yapmıyor olmalarıdır popülist sağın yükseliyor olmasının başlıca nedeni. Merkezdeki siyasal partilerin yoksulluk, eşitsizlik, işsizlik ve sanayisizleşme süreçlerinin ortaya çıkardığı yapısal meseleleri çözmekten giderek uzaklaşıp, daha farklı birtakım yönetim araçları kullandıklarını biliyoruz. Örneğin, ana akım muhafazakâr siyasal partilerin ‘“öteki”yi giderek bir günah keçisi haline getirdiklerini görüyoruz. Sağ siyaset çok daha önceki zamanlarda ürettiği antisemitist yaklaşımlarla kendine başka günah keçileri üretmişti. Bu tür sağ iktidarlar, günah keçisi olarak sergilediği Öteki karşısında çoğunluk toplumunu popülist bir retorik kullanmak suretiyle seçim zamanlarında daima kendi yanlarına çekmeye çalışırlar. Dikkat edilirse, pek çok Avrupa ülkesinde yapılan kamuoyu yoklamalarında halkın geleneksel kurumlara karşı büyük bir güvensizlik içinde olduğu ortaya çıkıyor. Medya ve merkez siyasal partiler gibi geleneksel kurumlara güven giderek azalıyor AB ülkelerinde.

Bütün bunların üzerine 2008 krizini de eklediğimiz zaman iyice dibe vuran ekonomik göstergelere paralel popülist sağın yükseldiğini görüyoruz. 2014 yılı sonunda Almanya’nın eski doğu eyaletlerinde ortaya çıkan Pegida eylemleri aslında bu durumun en iyi göstergesidir. Müslümanların olmadığı bir yerde Müslüman karşıtı eylemlerin varlığı olsa olsa, kendi sosyo-ekonomik ve politik koşullarından memnun olmayan insanların, giderek egemen bir dil haline gelen İslamofobik dili kullanmak suretiyle dikkat çekmek ve meşruiyet edinme çabalarına işaret eder.

 

Yol Ayrımında Avrupa

Bu anlamda Avrupa Birliği önemli bir toplumsal ve siyasal dönüşümün eşiğinde. Pek çok önemli tartışma aynı anda yapılıyor. Bir yandan muhafazakâr ve aşırı-sağ yönelim sergileyenler göçmen, mülteci ve İslam karşıtı bir tutum sergilerken, çoğunluk toplumları bu tutum karşısında daha demokratik, eşitlikçi, adaletçi ve dayanışmacı bir tavır sergilemeye özen gösteriyor.  Hangi tarafın üstünlük kuracağı ise, Avrupa’nın geleceği açısında da epey belirleyici olacak.