AB-Türkiye 2016 Mutabakatı’nın Ege’de Göçmen Ölümlerine Etkisi

AB

 

“Bugün gaddarız, yarın için öngörüsüz, dünü ise hatırlamıyoruz.”

Giriş

2015 yılı Nisan ayında, arka arkaya yaşanan trajediler sonucunda, sadece bir hafta içeresinde Akdeniz ve Ege’deki kazalarda 800’den fazla göçmen hayatını kaybetti. Ölümlere ilişkin haberler, Avrupa’daki tüm gazetelerin ilk sayfasında yerini alırken, herkes yaklaşan daha büyük felaketleri görebiliyordu. Avrupa Birliği Konseyi Başkanı Tusk, Konseyi olağanüstü toplantıya çağırırken, aynı saatlerde AB Dışişleri ve İçişleri Bakanları Ortak Konseyi, 10 noktalık bir acil eylem planını içeren basın açıklamasını paylaşıyordu. Söz konusu noktalardan birisi de AB dış sınırlarını oluşturan ülkelerdeki düzensiz göçmenlerin hızlı bir şekilde ‘geri gönderilmesini’ sağlayacak programların oluşturulmasıydı.

Bu noktadan hareketle, Avrupa Birliği ve Türkiye arasında düzensiz göçün önlenmesini amacıyla 2015 yazı ve sonbaharında yürütülen görüşmeler, önce ortak eylem planı, ardından da 18 Mart 2016 tarihinde AB-Türkiye Mutabakatının ilanı[1]   ile sonuçlandı. Taraflar, Türkiye’den Avrupa Birliği’ne yönelik “düzensiz göçü sonlandırmaya” karar verdiklerini belirtip, “…kaçakçıların çalışma şekillerini sekteye uğratmak ve göçmenlere hayatlarını riske atmak yerine alternatif sunmak amacıyla” ortak bir planı ilan ettiler.

Geri Kabul Anlaşmasının 2.Yılı: Neredeyiz? 

Politikacılar ve bürokratlar tarafından “oyunun kurallarını değiştiren[2]  bir gelişme olarak tanımlanan ve düzensiz göçün önlenmesinde bir zafer olarak nitelenen[3]  Mutabakat, kapsamı, hukuki statüsü[4] ve hatta kullanılan dil[5] nedeniyle akademi ve sivil toplumundan gelen yoğun eleştirilerin hedefi oldu[6].

Söz konusu eleştirileri Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği’ne yönelik olmak üzere kabaca üç kategori altında toplamak mümkün. Türkiye’ye yönelik eleştirilerin başında Türkiye’nin göçmenler için güvenli üçüncü ülke ilanı[7] ile insan hakları alanında ve göç yönetimindeki sorunlar gelirken, Ege Denizi’nin diğer tarafına, Yunanistan’a yönelik eleştiriler de pek farklı değildi. Özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin MSS/ Yunanistan ve Belçika kararında ayrıntılı bir şekilde tanımlanan yapısal sorunlar halen geçerliliğini korurken, bu anlaşma ile Yunan adalarının göçmenler için bir nevi gözaltı merkezlerine dönüştürülmesi önerisi ve sistemde oluşacak ek yük ve buna karşılık kapasite yetersizliği, Yunanistan’a yönelik eleştirilerin odak noktasını oluşturuyordu. Eleştirilerin AB’ye bakan tarafında ise, Mutabakatın, hukuki statüsünün yansıra, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında yasaklanan toplu sınırdışı etme ve uluslararası iltica hukukunun temel ilkelerinden olan geri-göndermeme (Non-refoulement) yasağının muhtemel ihlallerine yol açabilecek olması yoğun bir şekilde ele alındı[8]. Tüm bu eleştirilere ek olarak Avrupa Birliğinin güvenlik eksenli göç politikalarının dışsallaştırılması, üçüncü ülkelerin bu politikalara dahli ve bu tür anlaşmaların “ahlakına” ilişkin tartışmalar yoğunlaştı.

Bu makale kapsamında hâlihazırda üzerinde geniş bir şekilde çalışılmış ve yazılmış söz konusu eleştirileri tekrarlamak yerine, Mutabakat ve sonuçları farklı bir açıdan değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Uygulamaya konulduğu günden itibaren gerek politikacılar gerekse de basın tarafından etkili bir enstrüman olarak tanımlanan Mutabakatın söz konusu başarısının temel ölçütü, Ege Denizini gecen ve dolayısıyla Avrupa Birliğine ulaşan düzensiz göçmen sayısı oldu. Gerçekten de, ileride değinileceği üzere, söz konusu rotayı kullanan göçmenlerin sayısı, Mutabakat ile önemli bir ölçüde düştü. Mutabakatı eleştirenler ise, Mutabakat sonrası Yunanistan’da ve Türkiye’de göçmenlerin maruz kaldığı şartların altını çizdiler. Bununla birlikte, Türkiye ile Yunanistan arasında, yani Ege Denizinde yaşananlar gerek medya gerekse de akademisyenler tarafından yeteri kadar ele alınmadı. Bu makalenin temel amacı, 18 Mart 2016 tarihinden sonra Ege Denizinde yaşanan düzensiz göçmen ölümlerinden hareket ederek, Mutabakatın etkilerini farklı bir açıdan incelemek ve söz konusu tartışmalara katkı sağlamaktır.

İlk bölümde anlaşmanın içeriği ve kısa tarihi aktarıldıktan sonra, ilerleyen bölümlerde AB-Türkiye Mutabakatının Ege Denizinde yaşanan düzensiz göçmen ölümlerine etkisi tartışılacaktır.

 

Anlaşmanın kısa tarihi

Avrupa Birliği ile Türkiye arasında uzlaşmaya varılan düzensiz göçün önlenmesine ilişkin ortak eylem planı ve Mart 2018 Mutabakatı ne AB bürokratlarının yeni bir icadı ne de politikacıların yaratıcı bir çözüm önerisi. Plan esas olarak European Stability Initiative (ESI) isimli bir düşünce kuruluşunun Merkel-Samsom Planına dayanıyor. ESI söz konusu öneriyi ilk önce ‘Suriye Mülteci Krizi için Çözüm Önerisi’ başlığı ile yayınladı. Ardından rapor ‘bu krizi ancak Merkel çözebilir’ ithafı ile Merkel Planı adını aldı. Son olarak, Hollandalı politikacı Samsom’un plana destek vermesi ile, bir pazarlama ve markalaşma başarısı örneği olarak, Merkel-Samsom Planı adını aldı.

ESI’nin Merkel-Samsom Planı temel olarak, Türkiye üzerinden Yunanistan’a (ve dolayısıyla AB’ye) geçen düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesi karşılığında, AB’nin Türkiye’ye mali yardımı, Türkiye’deki mültecilerin AB’ye yeniden yerleştirilmesi ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB ülkelerine vizesiz seyahat imkânı tanınmasını içeriyordu. Plan, ‘bakkal veresiye defterinden’ çok da farklı olmayan hesaplamaları bir yana (ki insan hayatlarından söz ediyoruz), gerek alana ilişkin gerekse de insan hakları ve iltica hukuku alanlarına ilişkin fazlaca bilgisi olmayan kişiler tarafından hazırlandığı izlenimini vermekte. Hâlihazırda göç yönetimi konusunda ciddi yapısal sorunları bulunan Türkiye’ye ve Yunanistan’a yeni sorumluluklar yükleyen ve yıllar boyunca bir temenniden ileri gitmeyen AB çapında yeniden yerleştirme kotalarının işler hale getirilmesine dayanan Merkel-Samsom Planı, insan hayatına ve haklarına ilişkin böylesine kritik bir konuda herhangi bir kontrol/güvenlik mekanizması öngörmüyordu. Bu temel sorunlarına karşın, Plan, yine bir zamanlama ve pazarlama başarısı örneği olarak, 2015 yazında başlayan “trajedinin önlenmesi için yeni bir yol haritası” söylemi ile, Avrupa ve Türkiye’deki politikacılara ve bürokratlara sunuldu.

Chronology of a Deal: EU-Turkey Readmission Plan

Söz konusu öneri temelinde oluşturulan AB-Türkiye Mutabakatı ve yol haritası ise, altı temel bileşen içeriyor;

  • 20 Mart 2016 tarihinden sonra Türkiye’den Yunan Adalarına geçen tüm düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesi,
  • Yunanistan’dan Türkiye’ye geri gönderilen her Suriye vatandaşına karşılık, bir Suriyeli mültecinin Türkiye’den AB’ye yerleştirilmesi,
  • Türkiye’nin var olan düzensiz göç rotalarını kontrol altına alması, yenilerinin açılmasını engellemesi,
  • Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının AB ülkelerine vizesiz seyahatleri için bir yol haritasının belirlenmesi,
  • AB üyelik müzakerelerine yeniden hız verilmesi,
  • ve son olarak, 3 (+3) Milyar Euro’luk bir yardım paketinin (Türkiye için Sığınmacı Mali İmkanı) tahsisi.

18 Mart 2016 tarihinde ilan edilen Mutabakat, 20 Mart 2016 tarihinden itibaren uygulamaya konuldu ve bu tarihten itibaren Türkiye’den Yunan Adalarına geçen tüm düzensiz göçmenlerin ve sığınmacıların Yunanistan anakarasına ulaşımı durduruldu. Bu gelişme ile Yunan adaları, özellikle de Midilli Adası, bir nevi “açık gözaltı merkezlerine” dönüşürken, Mutabakatın diğer bileşenlerinin işlerlik kazanması için yol haritaları yayınlanmaya başlandı.

 

Sınırlarda Göçmen Ölümleri

Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz ve kara sınırlarında düzensiz göçün kontrolüne ilişkin yaşananlar, tüm dünyada son yirmi yılda Küresel Kuzey-Güney arasındaki sınırlarda şahit olunan gelişmelerden farklı değil, hatta hemen hemen aynı. Söz konusu yaklaşımın ve söylemin temelleri 1990’lı yılların sonunda ABD-Meksika sınırında atıldı[9]. Buna göre temel hedef, düzensiz göçün durdurulması değil, doğanın ölümcül bir silah olarak kullanılması ile, düzensiz sınır geçişlerinin daha tehlikeli hale getirilmesi idi. Bu sayede daha az insanın bu tehlikeli rotaları takip edeceği düşünülüyor ve yaşanan ölümlerin geride kalan göçmen gruplarına bir mesaj göndermesi ve düzensiz göçü daha az çekici hale getirmesi hedefleniyordu. Bu yaklaşım, bugün ABD- Meksika sınırının ötesinde, Avusturalya, Avrupa, Israil’in sınırlarında uygulanmakta. 2000’li yıllardan bu yana katlanarak artan sınırda göçmen ölümleri ise maalesef göçmenlerin bu “mesajı” hala alamadığını gösteriyor.

Bu sınırlardan birisi ise Ege Denizi ve Meriç Nehrinin oluşturduğu Türkiye- Yunanistan sınırı. Mutabakata ilişkin tartışmalarda çoğu zaman göz ardı edilen bir nokta ise, Türkiye-Yunanistan sınırında yaşanan düzensiz geçişlere ve göçmen ölümlerine dair veriye dayalı ve gerçekçi bir bakış. Konuya ilişkin neredeyse tüm değerlendirmeler, resmi söylemlerin yüzeysel bir tekrarı olmaktan öteye geçemiyor maalesef. Söz konusu resmi söylemlerin odak noktasını ise, AB-Türkiye Mutabakatının Ege Denizinde düzensiz göçmen hareketliliğini ve dolayısıyla ölümlerini sayıca azalttığı.

Şekil 1 / Türkiye’den Yunanistan’a yönelik düzensiz göçmen geçişleri 2016-2017 [10]
Gerçekten de Mart 2016 Mutabakatının Nisan ayından itibaren uygulanmaya başlaması ile Ege Denizindeki geçişlerin (ve ölümlerin) sayısı ciddi anlamda azaldı[11]. Sekil 1’den de görüleceği gibi, 2016 yılının ilk haftalarında kimi zaman sayıları on binlere varan göçmen grupları, Türkiye’den Yunanistan’a, özellikle de Yunan Adalarına geçiş yaptı.  Mutabakatın uygulamaya konulmasının ardından, söz konusu sayılar önemli ölçüde azaldı. Bununla birlikte sorulmayan iki soru mevcut. Bunlardan birincisi, kısa dönemde bu uygulamaların göçmenleri iddia edildiği gibi daha güvenli (ve yasal) yollara yönlendirip, yönlendirmediği. İkinci ve en önemli soru ise, söz konusu uygulamaların Ege Denizinde uzun dönemde yaşanan ölümleri önlemeye yönelik bir çözüm getirip getirmediği.

 

Soru 1: Kısa dönem

Politikacılar ve bürokratlar ile akademisyenler arasında sınırlarda yaşanan düzensiz göçmen ölümlerinin nedenleri ve açıklaması, uzlaşılamayan temel bir yaklaşım farklılığına dayanıyor. Politikacılar ve bürokratlar sınırlarda yaşanan ölümlere insan kaçakçılarının neden olduğunu ifade edip, bu ölümleri önlemek için sınırlarda daha sıkı kontrol önerirken, akademisyenler ise sınır politikalarının güvenlik eksenli düşünülmesinin, sert ve hareketliliği kısıtlayıcı önlemlerin artmasının, kaçakçılığı önlemek yerine, arttırdığını söylemekte[12]. Bu anlamda, Medmig araştırma projesinin sonuçları[13] da dikkate değer. Raporda, dört ülkede yürütülen alan araştırmalarına dayanarak ortaya konduğu üzere, AB politikaları göçmen kaçakçılığını azaltmak ya da engellemek bir yana, bu aktivitelerin ve göçmen kaçakçılarına olan talebin artmasına neden olmakta. Sine Plambech’in altını çizdiği gibi, “Sınırların varlığı, göçmen ve mülteci hareketliliğinin nedenlerini ortadan kaldırmıyor, sadece göçenlerin daha tehlikeli ve ölümcül rotalara yönelmesine neden oluyor”.  Ve yine ayni yazıda değinildiği üzere, kadınlar ve çocuklar gittikçe artan bir oranda bu kazalarda hayatlarını kaybediyorlar.

Bu çerçevede 2016 Mutabakatının sonuçlarına toplam geçiş ve ölüm sayılarına bakarak değerlendirmek yerine, bu rotanın ne kadar “tehlikeli” olduğunu daha iyi anlatabilecek olan, ölüm oranına bakmak yerinde olacaktır.

Bunun iki farklı sebebi mevcut:

Ege Denizi gibi önemli rotalardan geçen ya da geçmeye çalışan göçmen ve mülteci sayısı zaman içerisinde ciddi dalgalanmalar yaşar. Bölgede yaşanan ciddi bir kriz sonrası bu sayılar artarken, zaman içinde azalabilir ya da farklı rotalara kayabilir geçişler. İkinci neden ise, ölüm oranının, zaman ve yoğunluk değişse de, belirli bir rota için daha anlamlı bir veri sağlayabilecek olması. Böylece Mutabakat ile uygulanmaya başlanan sınır politikalarının ölümlere etkisine (ya da etkisizliğine) dair daha belirgin bir fikir sahibi olunabilir.

Bir düzensiz göç rotasındaki ölüm oranlarının hesaplanması, esasen doğası itibari ile imkânsıza yakın bir çabadır. Zira ne söz konusu rotadan geçiş yapan veya girişimde bulunanların sayısı tam olarak belirlenebilir, ne de hayatını kaybedenlerin gerçek sayısına ulaşılabilir.

Returns From Greece: Interview with Ilse van Liempt and Jill Alpes

2013 yılından bu yana, Amsterdam Vrije Üniversitesi, Hukuk Fakültesi bünyesinde yürüttüğümüz, Avrupa’nın göç politikalarının, Akdeniz’de (ve Ege’de) yaşanan göçmen ölümlerine etkisi ve sorumluluğuna odaklanan Sınır Kontrollerinin İnsani Maliyeti başlıklı araştırmamız kapsamında edindiğimiz deneyimler, söz konusu alanda gerçekçi ve net veriler toplamanın zorluklarını gözler önüne serdi. Proje kapsamında iki yıl süren alan araştırması kapsamında, beş ülkede irili ufaklı yüzlerce köy, kasaba ve şehirde 1990 yılından bu yana Akdeniz ve Ege’de gerçekleşen kazalarda ölen göçmenlere ilişkin ayrıntılı bilgi toplandı. İlk kez resmi kayıtlara dayanarak derlenen veri tabanı kamuoyu ile Mayıs 2016’da paylaşıldı. Söz konusu veri tabanı 25 yıla yakın bir donemi kapsamasına karşın sadece 3.188 kişinin kayıtlarına ulaşabildik. Aynı dönemde hayatını kaybeden göçmenlere ilişkin bilgileri medya ve STK raporlarından derleyen UNITED for Intercultural Action veri tabanı ise 35.000’e yakın isim içermekte.

Bununla birlikte, kısıtlı çerçevede de olsa, bize bir fikir verebilecek bir oranı hesaplamamız (bu sayıların kesinlik içermediğini aklımızdan çıkarmayarak) mümkün. Jørgen Carling İspanya-Afrika sınırını incelediği makalesinde[14] sınırlarda yaşanan göçmen ölüm oranlarını hesaplamak için şu formülü önermekte;

Göçmen Ölüm Oranı = [Ölüm Sayısı/(Ölüm Sayısı + Toplam Geçiş)] X 1000

Bu hesaplamada özellikle iki noktanın altının tekrar çizilmesi gerekli; söz konusu rotada toplam düzensiz geçişlerin sayısını ve toplam ölümlerin sayısını -yukarıda da değinildiği üzere- kesin olarak bilemiyoruz.

Bununla birlikte, 2015 yılından itibaren Ege’de toplam varışların sayısı, Yunanistan tarafında dikkatli bir şekilde kayıt edilmeye başlandı. Özellikle Mutabakat ’tan sonra tüm varışlar sayıldı ve kaydedildi[15]. Dolayısıyla bir bilinmez, az da olsa daha iyi bir niteliğe kavuştu. Ancak söz konusu sayı hala kesin olmaktan çok uzak, zira bu sayıya Türkiye tarafından henüz kıyıdan ayrılmadan yakalananların sayısı ve Türkiye açıklarında Türkiye Sahil Güvenlik güçleri tarafından yakalananlar dahil değil. Bununla birlikte bu sayıların (Türkiye’de yakalanan kişilerin) basit bir şekilde toplam geçişlere eklenmesi de bir başka sorunu doğuruyor, zira Türkiye’de yakalanan kişilerin Ege’yi geçmek için birden fazla deneme gerçekleştirdikleri de biliniyor. Dolayısıyla bu makaledeki hesaplamada, çok daha fazla sayıda bilinmez içeren toplam geçiş sayısı yerine, sadece Yunanistan’a ulaşan göçmen sayısı, yani “başarılı geçiş sayısı” kullanılacaktır.

Ege’de yaşanan toplam ölümlerin sayısı da aynı dönemde belirgin bir şekilde daha yakından takip edildi. Bir tekne faciasının ardından, kazanın yaşandığı bölgede ve bir ölçüde ülkede, bu trajedilere yönelik haber sayısı ve kamuoyu hassasiyeti önemli ölçüde artıyor, politikacıların demeçleri ve taziye mesajları birbirini izliyor. Paolo Cuttitta, söz konusu durumu, İtalya’nın Lampedusa adası açıklarında yaşanan iki kaza örneğinden yola çıkarak, bir “Sınır Tiyatrosu” olarak adlandırıyor[16]. Bizim çalışmamız kapsamında, Cuttitta ile birlikte yaptığımız araştırmalar da söz konusu olguyu doğrular nitelikte. Söz konusu dönemlerde kayıt edilen, haberlere konu olan kaza sayısı artmakta ve gerek sayılar gerekse de hayatını kaybeden göçmenlere ilişkin yaş, cinsiyet gibi veriler daha gerçekçi/doğru oluyor. Bu anlamda 2015 yılından itibaren Ege ve Akdeniz’deki ölümler gerek medya gerekse de uluslararası kurumlar tarafından dikkatlice kaydedildi. Her ne kadar asla haberdar olamayacağımız kazalar ve dolayısıyla kaybolan yaşamlar olsa da, söz konusu sayılar az da olsa daha güvenilir hale geldi.

Akdeniz’de Neler Oluyor: Göç Rotalarında Son Durum

Bu çerçevede, Uluslararası Göç Örgütü (IOM) “Missing Migrants” projesi kapsamında derlenen verilere dayanarak ve Carling’in formülü aşağıdaki şekilde güncelleyip, kullanılarak Ege Denizi’nde 2015-2018 yıllarında göçmen ölüm oranı hesaplandığında, Sekil 2’deki grafik elde ediliyor.

Göçmen Ölüm Oranı = [Ölüm Sayısı/(Ölüm Sayısı + Başarılı Geçiş Sayısı)] X 1000

Şekil 2 / Kaynak: IOM Missing Migrant Project (http://missingmigrants.iom.int) verilerine dayanılarak, yazar tarafından hazırlanmıştır.

Her ne kadar politikacılar Türkiye-Yunanistan sınırlarında düzensiz göçmen geçişlerinin ve dolaysı ile ölümlerin azaldığına dair verileri yüksek sesle tekrarlamaya devam etseler de, üç yılda, Ege’de ölüm oranı 4 kat arttı. 2018 yılı için ise gittikçe daha fazla kazanın haberini almaya devam ediyoruz.

Bu artışın başlıca nedeni, Ege Denizindeki geçişlerin daha fazla kontrol altına alınmasına karşın, göçmenlerin bir üçüncü ülkeye gitmek için kullanabilecekleri anlamlı bir yasal yolun mevcut olmaması. Türkiye’de bulunan milyonlarca göçmen ve mülteci içerisinde, pek çok farklı nedenle Avrupa’ya gitmeyi düşünen on binlerce kişi mevcut. Söz konusu nedenler ekonomik olabileceği gibi, politik, sosyal ya da ailevi, kişisel sorunlara dair de olabilir. Mutabakat kapsamında bu gruba ilişkin yasal bir düzenleme mevcut değil. İlgili tek düzenleme Suriyeli mültecilerin Avrupa’ya belirli bir kota kapsamında yeniden yerleştirilmesi. Ne vaat edilen toplam kota ne de bu vaatlerin gerçekleşme oranı, anlamlı bir yeniden yerleştirme mekanizmasına işaret etmemekte. Bunun da ötesinde, 2017 yılında Utrecht Üniversitesi tarafından yürütülen bir araştırma kapsamında görüştüğümüz, yeniden yerleştirme kapsamında Hollanda’ya gelen Suriyeli mülteciler söz konusu sistemin niceliğinin yanı sıra niteliğinin de sorunlarla dolu olduğunu gösterdi.

Mültecilerin Yeniden Yerleştirilmesi ve “Avrupa Değerleri”

Dolayısıyla, Mutabakatın ardından, Türkiye’de bulunan hareket halindeki göçmenlerin bir bölümü Ege Denizini geçme denemelerini bir süreliğine ertelerken ya da başka bir rotaya yönelirken, kendisini bu sınırı şimdi geçmek zorunda olduğunu hisseden ya da zorunlu olan kişiler ise, yoğunlaşan kontrollerden kaçabilmek için daha tehlikeli rotalara ve yollara yöneldi ve sonuç olarak ölüm oranları arttı.

 

Soru 2: Uzun Dönem

2016 Mart ayında yayınlanan AB-Türkiye Mutabakatının üzerinden sadece birkaç yıl geçti. Elbette bu süre, Mutabakatın uzun dönemli etkilerini değerlendirmek için çok kısa ve eldeki veriler henüz yeterli değil. Bununla birlikte, hâlihazırda bildiğimiz iki önemli noktadan hareketle, Mutabakatın uzun erimli neticelerine dair kabaca bir fikir yürütmek mümkün.

Bu noktalardan ilki ve en önemlisi, Mutabakat ile öngörülen sınır kontrol politikalarının son 20 yılda zaten yürürlükte olması ya da en azından uygulanmaya çalışılmış olması. Diğeri ise Ege Denizinde yaşanan ölümlere ilişkin sahip olduğumuz veri tabanı.

Aynı duvara kaç defa kafanızı vurabilirsiniz?

2016 Mutabakatı, daha önce de değinildiği üzere, altı temel bileşene dayanıyor; bunlar kabaca, düzensiz göçmenlerin Türkiye’ye geri gönderilmesi, kısıtlı bir yeniden yerleştirme programı, düzensiz göç rotalarını kontrol altına alması, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için vize kolaylığı/muafiyeti, AB üyelik müzakerelerine hız verilmesi, ve son olarak, bir mali yardım paketi.

Yine çok kabaca belirtmek gerekir ki, söz konusu bileşenlerden hiçbirisi yeni değil ya da ilk kez uygulanan yeni bir yaklaşıma, bir politikaya işaret etmiyor. Hatta eldeki verilere göre, deninmiş, tekrar denenmiş ve nihayetinde daha fazla ölüme yol açmış politikalar bunlar.

Şekil 3 / Kaynak: Deaths at the Borders (d@b Database) veri tabani esas alınarak, yazar tarafından hazırlanmıştır.

Şekil 3’de yer alan grafik, Avrupa’nın güney ve güneydoğu sınırlarında 1990-2013 yılları arasında yaşanan düzensiz göçmen ölümlerine ilişkin derlediğimiz Deaths at the Borders veritabanindan alınan verilere dayanıyor. Türkiye ve Yunanistan arasındaki deniz ve kara sınırlarında meydana gelen ölümler, sadece Yunanistan resmi dairelerinden toplanan veriler ile oluşturulduğu ve yine kayıtları tutul(a)mayan pek çok düzensiz göçmen ölümünü içermediği için, kesin sayılar değil. Bununla birlikte bir gösterge olarak kullanılabilir[17].

Grafikten de açık bir biçimde görüleceği üzere, 1990 yılından 2000’li yılların başına kadar yaşanan ölümler belirli bir ortalamada seyrederken, 2000’li yıllardan itibaren çok ciddi bir artış söz konusu. Her ne kadar veri tabanı 2013 yılının sonuna kadar olan dönemdeki ölümleri kapsasa da, 2014-2018 yıllarının genel olarak Akdeniz’de, özel olarak da Ege Denizi´ndeki ölümlerin bu sayıların kat be kat üzerine çıktığını biliyoruz. Bu anlamda sorulması gerek soruların en önemlisi 2000li yılların başından itibaren, düzensiz göçe ilişkin politikalar ve uygulamalarda neyin değiştiği ve neden daha fazla göçmenin hayatını kaybettiği.

Maalesef bu sorunun kolay ve tek bileşenli bir cevabı yok. Zira sadece Yunanistan ve Türkiye’nin değil, bir göçmenin geldiği kaynak ülkeden (çoğu zaman) Avrupa’daki hedef ülkeye dek geçtiği, geçmeyi planladığı tüm ülkelerin o dönemdeki politikalarının ve uygulamalarının (makro anlamda) etkisi mevcut. Buna sosyal, ekonomik ve bireysel etkenler de eklendiğinde, bir cevap bulmanın zorluğu anlaşılabilir.

Yine de cevaptan ziyade, sorunun bir bileşeni belirgin; 2000’li yılların başından itibaren AB tarafından uygulanan güvenlik odaklı politikalar ve AB’ye komşu ülkelerin gönüllü ya da zorunlu olarak kendilerine biçilen rolleri kabulü.

Türkiye, Yunanistan ve AB arasında imzalanan geri kabul anlaşmaları, AB fonları ile inşa edilen gözaltı merkezleri ve yine bu fonlarla finanse edilen sınırdışı uygulamaları , üçüncü ülke vatandaşlarına yönelik vize politikalarındaki değişiklikler, insan kaçakçılığına karşı açılan “savaş” ve tüm bunlar karşılığında AB tarafından vadeliden, mali yardımlar, vize muafiyeti ve üyelik müzakerelerinin hızlandırılması, ayni zamanda 2016 tarihli Mutabakatın bileşenlerini oluşturuyor.

Söz konusu politikalar, göçmenler için düzenli yolların kapılarını kapatırken, bulundukları ülkelerdeki yaşam şartlarını iyileştirmek için fazla bir adım atmadı. Sınırlarda daha sert önlemlerle göçmenleri durdurmak ve (her nereye olursa olsun) geri göndermek bu politikaların ana hedefi oldu, başarı tutulan, hapsedilen ve geri gönderilen insanların sayıları ile ölçülür oldu.

 

Sonuç

Avrupa Birliği ile Libya arasında, Kaddafi’nin son döneminde uzlaşılan ve Afrika’dan gelen düzensiz göçmenleri “bir şekilde” Avrupa’dan uzak tutmasına karşılık, Libya’ya yönelik uluslararası siyasi ve ekonomik ambargoların hafifletilmesinin vaadedildiği anlaşmanın benzerleri bugün AB’nin güney ve doğu komşuları tarafından imzalanmakta. Bu anlaşmalar ile komşu ülkeler, AB’ye yönelik düzensiz göçü kontrol altına alma (ve önleme) görevini yüklenirken, karşılığında farklı türlerde -ekonomik, siyasal ve/veya sosyal- destek ve yardım sözü alıyorlar.

Madalyonun bir tarafında, bu anlaşmaların işlerliğine inanmış ve pek tabii olarak, kendi ülkeleri ve üyesi oldukları Birlik için yararlı ve doğruluğuna inandıkları politikaları uygulamayı görev bilen, AB karar alma mekanizmalarında görevli bürokratlar ve politikacılar mevcut. Her ne kadar, AB içerisinde, bu politikalara ve dışsallaştırmaya karşı çıkan sivil toplum temsilcileri, akademisyen ve politikacıların oluşturduğu ciddi bir muhalefet de var ise de, yukarıda da değinildiği üzere, son yirmi yılda ilk grubun belirlediği yönde gelişiyor, geliştiriliyor politikalar. Bununla birlikte, madalyonun diğer tarafında bu anlaşmaları imzalayan ve uygulayan AB’ye komşu ülkeler mevcut. Kısa dönemli ekonomik ve siyasal kazanımlar dikkate alınarak imzalanan anlaşmalar, Uluslararası Af Örgütü’nün deyimi ile “Avrupa’nın Bekçisi” konumuna indirgiyor bu ülkeleri. Türkiye’de iltica ve göç hukuku çalışmalarına bilgisi ile olduğu kadar vicdani ile de yol gösterenlerden birisi olan Av.Taner Kılıç, Aralık 2013 tarihli bir yazısında, o dönemde imzalanan AB-Türkiye Geri Kabul Anlaşmasına ilişkin olarak şunları yazmıştı;

“Ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak Şanzelize Bulvarında güzel bir kafe içinde serbestçe kahve içeceğim diye bin bir ölümcül badireyi aşarak, dağları denizleri geçerek Avrupa’ya ulaşmış bir 3. ülke vatandaşı Asyalı veya Afrikalı ölümü göze alarak kaçmış olduğu ülkeye Türkiye üzerinden gerisin geri iade edilecekse, orada idam edilme, işkenceye tabi tutulma, hapsedilme riskleri varsa benim kahveme onun gözyaşları ve belki de kanı karışacak demektir. Teşekkürler, ben bu kahveyi almayayım.”

Maalesef biz o kahveyi epey bir süre önce içtik. Daha da vahimi gerek basın gerek akademisyenler gerekse de sivil toplum örgütleri, istisnai birkaç kişi ve kurum dışında, ya bilerek sessiz kaldık ya da o kahvenin ne güzel olduğunu anlattık.

 

Kaynaklar

[1]  AB- Türkiye arasında imzalanan metnin hukuki statüsü ve dolayısıyla ismi oldukça tartışmalı. Orijinal metinde “statement” (açıklama) ifadesi kullanılsa da, farklı zamanlarda farklı resmi belgelerde “basın açıklamasından” “anlaşmaya” uzanan çok farklı terimler kullanıldı (ve kullanılmaya devam ediyor). Bu makale boyunca, ‘açıklama’ ya da ‘anlaşma’ kelimelerinin yerine, anlam karmaşasına yol açmamak için ‘Mutabakat’ kelimesi kullanılacaktır.

[2] Hortense Goulard, “Angela Merkel: EU’s Turkey deal a model for North African countries,” Politico, 23 August 2016, https://www.politico.eu/article/angela-merkel-wants-refugee-migration-deals-with-northern-african-countries-migrants-migration-turkey/

[3] European Commission, EU-Turkey Statement; One Year On. Accessed 13 February 2018, https://ec.europa.eu/home-affairs/sites/homeaffairs/files/what-we-do/policies/european-agenda-migration/background-information/eu_turkey_statement_17032017_en.pdf;

[4] Mutabakatın AB Adalet Divanına dek uzanan ‘hukuki statüsü sorununa’ dair kapsamlı bir makale için; Thomas Spijkerboer, “The EU Court of Justice Refuses to Address Refugee Exclusion”, Forced Migration Forum (2018) https://forcedmigrationforum.com/2018/01/19/the-eu-court-of-justice-refuses-to-address-refugee-exclusion

[5] Örneğin İngiltere Essex Üniversitesinden Prof. Steve Peers, Mutabakata ilişkin bir yazısında “Hukuk eğitimi alan ve Mutabakat metninde yer alan bu cümleyi yazan herkimse, kendisinden utanmalı…” ifadelerini kullanmıştı. Steve Peers, “The final EU/Turkey refugee deal: a legal assessment”, EU Law Analysis (2016) https://eulawanalysis.blogspot.com/2016/03/the-final-euturkey-refugee-deal-legal.html

[6] AB-Türkiye Mutabakatına ilişkin yorum ve incelemelerin bazıları;  Emanuela Roman and Steve Peers, “The EU, Turkey and the Refugee Crisis: What Could Possibly Go Wrong?”, EU Law Analysis (2016) http://eulawanalysis.blogspot.nl/2016/02/the-eu-turkey-and-refugee-crisis-what.html; Maarten den Heijer and Thomas Spijkerboer, “Is the EU-Turkey Migration and Refugee Deal a Treaty?,” Eulawanalysis.blogspot.nl (2016) http://eulawanalysis.blogspot.nl/2016/04/is-eu-turkey-refugee-and-migration-deal.html; Orçun Ulusoy, “Turkey as a Safe Third Country?” (2016) https://www.law.ox.ac.uk/research-subject-groups/centre-criminology/centreborder-criminologies/blog/2016/03/turkey-safe-third; Orçun Ulusoy and Hemme Battjes, “Situation of Readmitted Migrants and Refugees from Greece to Turkey under the EU-Turkey Statement,” VU Amsterdam Migration Law Series (2017) https://rechten.vu.nl/en/Images/UlusoyBattjes_Migration_Law_Series_No_15_tcm248-861076.pdf; Sergio Carrera, Leonhard Den Hertog, and Marco Stefan, It Wasn’t Me! The Luxembourg Court Orders on the EU-Turkey Refugee Deal, CEPS Policy Insights (2017) http://aei.pitt.edu/86613/1/EU-Turkey_Deal.pdf; Mauro Gatti, “The EU-Turkey Statement: A Treaty That Violates Democracy”, European Journal of International Law (2016) http://orbilu.uni.lu/handle/10993/29754.

[7] Türkiye’nin hukuki açıdan güvenli üçüncü ve güvenli kaynak ülke olarak tanımlanmasına ilişkin oldukça ayrıntılı bir değerlendirme için; Emanuela Roman, Theodore Baird ve Talia Radcliffe (2016) Why Turkey is Not a “Safe Country, StateWatch Analysis http://www.statewatch.org/analyses/no-283-why-turkey-is-not-a-safe-country.pdf

[8] AB-Türkiye Ortak Eylem Planına ilişkin hukuki yorum ve incelemelerin bazıları;

[9] Son 20 yılda, sınır ve göç yönetimlerindeki yaklaşım ve anlayış değişikliği için şu makaleye bakılabilir; Orçun Ulusoy (2014), Sınır Oyunları, http://multeci.net/?p=376

[10] Kaynak: The Commission To The European Parliament, The European Council And The Council Sixth Report on the Progress made in the implementation of the EU-Turkey Statement; COM/2017/0323 https://eur-lex.europa.eu/legal-content/en/TXT/?uri=CELEX:52017DC0323

[11] Düzensiz geçişlerdeki söz konusu düşüşün Mutabakat nedeniyle değil, Mutabakat öncesindeki gelişmelerin sonucu olduğunu ileri süren karşıt bir görüş için, su makaleyi okuyabilirsiniz; Thomas Spijkerboer (2016) Fact Check: Did the EU-Turkey Deal Bring Down the Number of Migrants and of Border Deaths? https://www.law.ox.ac.uk/research-subject-groups/centre-criminology/centreborder-criminologies/blog/2016/09/fact-check-did-eu

[12] Tamara Last’ın henüz yayınlanmamış doktora tezi kapsamında incelediği onlarca politika belgesi ve akademik yayın bu anlaşmazlığı etkileyici bir şekilde ortaya koymakta. Tamara Last “What is the relationship between EU border deaths and policy?”. Yayınlanmamış doktora tezi.

[13] Crawley, H., Düvell, F., Jones, K., McMahon, S. and Sigona, N. (2016) ‘Destination Europe? Understanding the dynamics and drivers of Mediterranean migration in 2015’, MEDMIG Final Report http://www.medmig.info/research-brief-destination-europe/

[14] Carling, Jørgen. “Migration Control and Migrant Fatalities at the Spanish-African Borders.” Summer 41, no. 2 (2007). http://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1111/j.1747-7379.2007.00070.x

[15] Görece daha dikkatli bir sayım gerçekleştirilse de, AB Komisyonu ve Yunanistan resmi rakamları farklılık göstermekte ve Komisyon Yunanistan’ı  söz konusu istatistikleri daha “düzgün” tutmaya davet etti. The Commission To The European Parliament, The European Council And The Council Seventh Report on the Progress made in the implementation of the EU-Turkey Statement; COM/2017/470 https://ec.europa.eu/neighbourhood-enlargement/sites/near/files/20170906_seventh_report_on_the_progress_in_the_implementation_of_the_eu-turkey_statement_en.pdf

[16] “Sınır Oyunu” ya da “Tiyatrosu” deyimi sadece medya ilgisini değil, ilgili tüm aktörlerin söylem ve eylemlerini kapsıyor. Ayrıntılı bilgi için; Cuttitta, P. (2014). ‘Borderizing’ the Island Setting and Narratives of the Lampedusa ‘Border Play’. ACME: An International E-journal for critical geographies, 13(2). https://www.acme-journal.org/index.php/acme/article/view/1004

[17] Çalışmanın ayrıntılı metodolojisi için bknz; Last, Tamara, Giorgia Mirto, Orçun Ulusoy, Ignacio Urquijo, Joke Harte, Nefeli Bami, Marta Pérez Pérez, et al. “Deaths at the Borders Database: Evidence of Deceased Migrants’ Bodies Found along the Southern External Borders of the European Union.” Journal of Ethnic and Migration Studies 43, no. 5 (April 4, 2017): 693–712. https://doi.org/10.1080/1369183X.2016.1276825.